3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et

Reklamlar

Hüzün Ertesi

salıncak

“Bugünlük yeter!”

Saatlerdir oturduğu sandalyede uzun uzun, yavaşça gerindi. Sırtının kütürdemesi, ağrımış kemiklerinin yumuşacık sandalyeye değmesi hem ne kadar yorulduğunu hatırlatıyor hem de artık dinlenebilecek olmanın huzurunu hissettiriyordu. Derin bir nefesle esnedi. Gerilmiş kasları yavaşça rahatladı ve sandalyeye-yere düşmüş muhallebi gibi- yayıldı. Yaklaşık otuz saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra etrafa bakınmaya başladı. Etraf çok dağılmıştı. Sonra toplarım düşüncesiyle yaklaşık iki haftadır odasında hiçbir şeyi yerli yerine koymamıştı.

Oturduğu yerden kalktı. Yatağının üstündeki çamaşırlardan kirli olanları ayırıp kapının yanına doğru attı. Temiz olanları –belki bir daha giyilebilir olanları- dürdü. Hepsini dürdükten sonra dolabına yerleştirdi. Etraftaki kitapları toparladı. Karaladığı, artık gereksiz olan kağıtları toplayıp çöpe attı. Kirlileri çamaşır sepetine götürdü. Odasına geri dönüp yatağını topladı. Hazır düzenlemeye başlamışken anılarına da bir göz atmak istedi.

Bir küçük kutuya sıkıştırmıştı anılarını. Günlükleri, karalamaları, çocukluğundan kalma birkaç toka, en sevdiği sinemalardan biletleri… Hatta küçücük bir masa saati bile vardı kutuda. Günlüğünü açtı, son sayfasına baktı. En son beş-altı ay öncesinde yazmıştı.

“Hüzünden kaçmak boşa galiba. Ne yaparsan yap, nerede olursan ol çat kapı çıkıp gelen yüzsüz bir misafir gibi gelip kurulabiliyor ruhunun ortasına. Ama kahretmiyor beni bu hüzün. Kasırgaların kopması gibi değil, baharda yağmur yağarken denizin hafif soğuyup hafif çalkalanması gibi. Bir boşluktan geliyor, hiçliğimden güç alıyor. Bu hiçlik beni boğmuyor. Uzay boşluğunda savrulup duran bir astronot gibi özgür fakat iradesiz bırakıyor. Çabalayamıyorum bile artık. Ne yapsam bu hüzünden kaçamıyorum zaten. Bekliyorum sadece, acaba ne zaman son bulacak diye.”

Bu yazdıklarını anımsıyordu. Ama o gün ne olmuştu da bunları yazmıştı hatırlayamadı. Muhtemelen o günü özel yapan bir şey yoktu. O sıralar günler birbirinin aynısıydı. Sonsuz bir döngüye girmiş gibiydi. Yapabileceği bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Ama yine de bu hüznün bir gün son bulacağına inanıyordu. İllaki bir yerde son bulacaktı bu savrulma.

Öyle de olmuştu. Kendi boşluğunda sessizce savrulan bir adamla tanışmıştı. Adam, onu kurtarmamıştı. O da adamı kurtarmamıştı. Birbirlerine ellerini uzatmışlardı özgürce. Sonra gökyüzünü maviye boyamışlardı birlikte. Gökkuşağından bir yol yapmışlardı yeryüzüne inmek için.

Hüzünlü zamanlarını hatırlamanın onu mutlu edeceğini düşünmezdi hiç. Artık geçtiği için mutlu oldu. Ona göğünü, kuşağını hatırlatan adamı tanıdığı için mutlu oldu. Adam yoktan var etmemişti bir şeyleri ama ona kendini hatırlatmıştı. Hala sevebildiğini göstermişti. Parkta unutulmuş bir çocuk gibi içi buruk, sallanırken salıncağında adam ona oyun arkadaşı olmuştu.

Günlüğünü yerine yerleştirdi. İçindeki özlem iyice belli etmeye başlamıştı kendini. Bir şarkı mırıldanıp hafiften sallanarak telefonunu aldı masadan. Birkaç küçük dokunuş, biraz bekleyişten sonra heyecanlı bir ses yükseldi telefondan.

“Alo!”

Karşılaşma

Ne yapacağını bilemiyordu. Bu karşılaşmayı bekliyordu aslında bir gün. Hatta olabilecek senaryoları kafasında kurmaya çalışmıştı birkaç defa. Ama bir türlü ne yapması gerektiğine karar verememişti o zaman da. Ne yapmak istediğini düşünmeye çalıştı ama telaşlandığı için ne hissettiğini de bilemiyordu.

5 yıl önceki kendisi bir çift göze sığınmış, öylece karşısına çıkıvermişti.

Kafasında kaçış sinyalleri verildi ve gidebildiği en uzak köşeye gitti. Yirmi dakika boyunca böyle seyahat etmesi gerekiyordu ve bunu düşündükçe geriliyordu. Başlarda ona bakmaktan kaçınsa da zaman geçtikçe kendini engellemesinin bir faydası olmadığını fark etti. Gözlerini ondan alamıyordu.

Ne kadar değiştiğini fark etti. O zamanlar çok daha sinirli ve nefret doluydu. Keskin dili, soğuk tavırları geçen beş yıl içinde azaldıkça azalmıştı. Artık çok daha uysal ve anlayışlıydı. O zamanlar daha en sevdiği filmi izlememiş, en sevdiği şarkıyı dinlememişti. Daha en güzel sevdasını bile yaşamamış haline baktı. Ona çok yabancı hissetti kendini. Biraz da acıdı onun bu haline. En büyük acılarını henüz yaşamamıştı. Yaşadıkları o sert kabuğu kıracak, daha esnek olmasını sağlayacaktı. Ve o bundan bihaber gözünün önündeyken gidip onu uyaramıyordu. Geçmiş değiştirilemezdi. Ne yaparsa yapsın, yapmış ve yapmamış olduğu şeyleri değiştiremezdi.

Onunla konuşmak istedi. Ama yapmadı. Yanına gitse n’apacaktı ki? Ona kızgındı, yaptıklarını yapmamış olmasını çok isterdi. Kanın ellerine hücum ettiğini hissetti. Tüm gücüyle ona vurmak istedi, neden diye bağırmak. Ama cevap ne olursa olsun onu tatmin etmeyecekti, geçmişi değiştirmeyecekti.

Alacağı yaraları görüyordu onda. İçi acıyordu. Sarılmak istedi, sarılıp ağlamak. Ama hataları ve yaraları onun tercihiydi. Kendine acımayan biri, onun üzüntüsünü nasıl anlardı. Tekrar vurmak istedi, sonra tekrar sarılmak. Daha az önce daha uysal biri haline geldiğini düşünmüştü halbuki.

Geçmişte kalsa, keşke hiç kendini hatırlatmasaydı. Onu hatırlamak bir pinpon topu gibi sürekli birçok farklı duygu arasında yer değiştirmesine neden oluyordu. Dengelenmek zaman alıyordu.

Sonunda ineceği noktaya geldiği için şükrediyordu. Bir an önce ondan uzaklaşmak istiyordu. Nefreti değil, kırılmışlığıydı o. Kırgınlıklarını yine onunla bırakıp indi durakta.

Bunun son karşılaşma olmayacağını tahmin ediyordu. Bir sonrakinde ne yapması gerektiğini hala bilemiyordu.