3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi.

Nergis arkasına yaslandı. Eğik oturmaktan ağrımış sırtına doğrulup düzeltmeye çalıştı. Ekrana bakmaktan kuruyup batmaya başlayan gözlerini ovuşturdu. Fatih’in söylemesiyle gerçekten yorulmuş olduğunun farkına vardı. Bir kahve markasının promosyonu olan kırmızı fincanı eline aldı. Fincan yaklaştıkça koku netleşmeye başladı. Fincanı dudaklarına değdirdiğinde içine çektiği koku beynini şimdiden rahatlatmıştı. “Melisa mı?” dedi sakin, heyecansız bir gülümseme yüzüne yayılırken. “Evet, şimdi güzelce çayını iç, rahatla. Hem uyuman da kolaylaşsın.” dedi Fatih. “Öyle yorgun hissediyorum ki, bu olmadan da yastığa kafamı daha koyarken uyuyabilirim.” diye cevap verdi Nergis.

Nergis daha o yaz mezun olmuş, iki ay önce diplomasını almıştı. İş için çeşitli yerlere başvurmuş, görüşmelere gitmiş, bir keresinde tam işe alınacakken işyeri hakkında evrakta sahtecilik davası patlak verince başlayamamış ve nihayet bir hafta önce gelen bir telefon ile İzmir’in ilçelerinden birindeki bir yere kabul edildiğini öğrenmişti. Birkaç gün sonra Fatih ile yola çıkmış, işyeriyle gerekli görüşmeyi yaptıktan sonra oturduğu yerin üç saatlik uzaklıkta olduğunu açıklamış ve ev bulup taşınmak için bir haftalık süre istedikten sonra evine geri dönmüştü. İki gündür öğrenciliği boyunca kaldığı evdeki eşyalarını topluyorlardı. Aslında evin sürekli dağınık olmasından dolayı eşyalarının fazla olduğunun farkındaydı fakat hızlı olmak adına kendini bu kadar yoracağını düşünmemişti. Sanki hiçbir şey yetişmeyecekmiş gibi geliyordu. Ne kadar eşyaları toplayıp yorulsa da yapması gereken daha birçok şey onu bekliyordu.

Fatih bu güzel(!) haberi aldığında önce ani ve gerçek bir mutluluk duymuş, sonrasında ise bahar ayında güneşin önünden geçen bir bulutun altında kalmış gibi ani bir soğukluk hissetmişti. İş başvurularının çoğunu beraber düşünerek yapmışlardı. Buradan belli bir uzaklığa kadar göze almışlardı zaten. “Bir yerden başlayalım, tecrübe edinelim. Sonrasında yakınlaşmamız kolaylaşsın.” demişti Fatih ve ikisi de mantıklı bulmuştu. İkisi de bir yerden başlamak zorunda hissediyorlardı. Fakat şimdi gerçekleşecek olması, Nergis’in bu uzaklaşmayı büyük bir heyecanla müjdelemesi, kendisinin ani sevinci zihninde bir trafo patlaması yaratmış gibiydi. Öncesinde devasa bir güç ile çıkan ani ışıklar ve hemen ardından karanlığın yuttuğu koca bir şehir. “Bu çok iyi” diyebildi karanlık tüm bedenine yayılırken. “Ne zaman?” Bir cümleyle ilgili tüm sorular yükleme sorulurdu ve bu yüklemsiz cümlenin ne kadar anlaşılmaz olduğunun farkındaydı. Fakat “gitmek” fiilini ikinci tekil şahısa hiç mi hiç yakıştıramamıştı. Nergis’ in de farklı bir durumda olduğu söylenemezdi. Hem artık bir gelişme yaşamış olmaktan mutluydu hem de ne kadar göze almış olsalar da şimdi gerçekten uzaklaşacak olma düşüncesi yoğun bir kaygı yaşatıyordu. Yirmili yaşların başında, öğrenci kimliğinden sıyrılıp iş hayatına atılacak her bireyin belirsizlikler ve bununla ilişkili kaygılar yaşadığının farkındaydı. Yine de yalnız olmadığını, bu aşamalardan geçen tek canlı olmadığını bilmek hiçbir şeyi hafifletmiyordu. “Bilmiyorum.” diyebildi yüzündeki gülümseme yavaşça sönerken. İkisi de aynı duyguyu yaşıyor, diğerinin de bu duyguyu yaşadığını hissedebiliyor fakat kendisinin bu duyguya kapıldığını fark ettirmemeye çalışıyordu. Birisi “üzgünüm” dese, diyebilse, tüm cesaretleri kırılacak, bir daha uzak kalmayı göze alamayacaklardı sanki. Hem ayrı kalmaktan -ve tabi ki getireceği sonuçlardan- hem de cesaret edememekten korkuyorlardı.

Birkaç gün içinde iş görüşmesine gidip gelmiş evi toplamaya bile başlamışlardı. Nergis, işlerin yetişmeyeceğini düşündükçe ne kadar telaşlansa da acele etmesinin Fatih’e ihanet gibi görünmesinden korkup hızını kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Ev ilanlarına bakmak bile Fatih olmadığı zamanlarda yaptığı bir araştırma olmuştu. Fatih de kendinden uzakta bir yerde yaşayacağı evi araştırmak için çok istekli sayılmazdı. Öte yandan güvenilir bir yer olduğundan da emin olmak istiyordu.

“Birkaç arkadaşıma sordum. O bölgede güvenilir bir emlakçı önerdiler. Yarın arayıp bir şeyler öğrenmeye çalışırız olur mu? İnternete güvenebileceğimizden emin değilim.” dedi Fatih.  Nergis sandalyede kafasını geriye dayamış ve gözlerini kapatmıştı. “Orada tanıdığın birilerinin olduğunu bilmiyordum” dedi gözleri kapalı gülümseyerek. Araştırmış olması hoşuna gitmişti. Bir erkeğin korumasına ihtiyacı olduğu için değil, Fatih’in de sırf kadın olduğu için kendini koruduğunu düşünmüyordu. Değer verdiği, sırf daha fazla üzülmesin diye bu zaman kıtlığına rağmen işleri yavaşlattığı insandan verdiği gibi bir değer görmekten mutlu olmuştu. “Oradan bir tanıdığım yok da tanıdıklarımdan bazılarının tanıdıkları varmış. Sora sora Bağdat, demişler.”

Nergis sandalyesinde doğruldu. Çayının kokusunu biraz daha içine çektikten sonra içmeye başladı. “Bana neyin iyi geleceğini gerçekten biliyorsun.” Fatih, Nergis’ in saçlarını okşadı, uzanıp saçlarına bir öpücük kondurdu. “Hafta sonlarında İzmir’den buraya yapılan üç saatlik bir yolculuk?” dedi Fatih gülerek. “Mesela bu haftadan sonra bu iyi gelmeye başlayacak.”

Nergis gülümsedi. Gülümserken gözleri doldu. Artık etrafı tamamen bulanık görmeye başlayana kadar gözünü kırpmadı. 3 saniye kadar kendini tutmayı başarabildi ve sonrasında ağlamaya başladı. Birkaç gündür yalnızken bile hissetmekten çekindiği üzüntüyü daha fazla saklayamamıştı. Gözlerinden akan yaşı durduramıyordu. Fatih elindeki fincanı alıp masaya bıraktı. Nergis’in başını göğsüne yaslayıp sıkıca sarıldı. Dolan gözleri elinin tersiyle sildi. Nergis’in saçlarına bir öpücük daha kondurup kokunu ciğerlerine doldurdu. Boğazındaki yumruyu bastırana kadar konuşamadı.

Nergis, “ben seni çok özleyeceğim” diyebildi. Fatih, Nergis’in yüzünü avuçlarının içine alıp gözlerine baktı. Başparmaklarıyla Nergis’in gözyaşlarını sildi. “Ben de çok özleyeceğim, çok özleyeceğiz. Belki her hafta görüşemeyiz bile. Ama gitmen lazım.” dedi gülümseyerek ve tekrar sarıldı. “Ölüm yok ya ucunda. Özledikçe kaçar buluşuruz.”

Nergis kendini geri çekti. Bir elini Fatih’in yanağında gezdirdi. “Bana gitme demeyecek misin?” dedi. Fatih, hayır anlamında kafasını salladı. “Dersem ve gidersen sana küsmek zorunda kalırım” dedi gülerek. “Fakat dediğim için gitmezsen daha kötü. Hayallerin var Nergis. Günlerce beraber düşlediklerimiz var. Hedeflerin var biliyorum. Bildiğim halde sana nasıl kal derim. Seni seviyorum. Sadece bir cisim olarak değil, düşüncelerinle, duygularınla, hayallerinle seviyorum. Şimdi kal demem, kendi yalnız kalma korkumdan, senin sevgini kaybetme korkumdan başka ne olabilir. Sırf kendi korkumdan senin yoluna nasıl taş koyarım. Şimdi uzaklaşıyoruz, evet. Ama bu sonsuza kadar sürmeyecek. Bir şekilde halledeceğimizden kuşkum yok. Bu geçici bir durum. Ama senden hayallerini feda etmeni istersem ömrümce sana mahcup gözlerle bakarım. Senin hayal kırıklığın olmak ne büyük bir kâbus!”

Nergis her cümlede onu sevmekte ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlıyordu. Artık ağlamak gelmiyordu içinden. Özleyecekti, üzülüyordu ama buna dayanabileceğini hissediyordu. Gülümsedi. “Hafta sonları İzmir’den buraya üç saatlik yol. Çok da çetrefilli sayılmaz.”

Reklamlar

Hüzün Ertesi

salıncak

“Bugünlük yeter!”

Saatlerdir oturduğu sandalyede uzun uzun, yavaşça gerindi. Sırtının kütürdemesi, ağrımış kemiklerinin yumuşacık sandalyeye değmesi hem ne kadar yorulduğunu hatırlatıyor hem de artık dinlenebilecek olmanın huzurunu hissettiriyordu. Derin bir nefesle esnedi. Gerilmiş kasları yavaşça rahatladı ve sandalyeye-yere düşmüş muhallebi gibi- yayıldı. Yaklaşık otuz saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra etrafa bakınmaya başladı. Etraf çok dağılmıştı. Sonra toplarım düşüncesiyle yaklaşık iki haftadır odasında hiçbir şeyi yerli yerine koymamıştı.

Oturduğu yerden kalktı. Yatağının üstündeki çamaşırlardan kirli olanları ayırıp kapının yanına doğru attı. Temiz olanları –belki bir daha giyilebilir olanları- dürdü. Hepsini dürdükten sonra dolabına yerleştirdi. Etraftaki kitapları toparladı. Karaladığı, artık gereksiz olan kağıtları toplayıp çöpe attı. Kirlileri çamaşır sepetine götürdü. Odasına geri dönüp yatağını topladı. Hazır düzenlemeye başlamışken anılarına da bir göz atmak istedi.

Bir küçük kutuya sıkıştırmıştı anılarını. Günlükleri, karalamaları, çocukluğundan kalma birkaç toka, en sevdiği sinemalardan biletleri… Hatta küçücük bir masa saati bile vardı kutuda. Günlüğünü açtı, son sayfasına baktı. En son beş-altı ay öncesinde yazmıştı.

“Hüzünden kaçmak boşa galiba. Ne yaparsan yap, nerede olursan ol çat kapı çıkıp gelen yüzsüz bir misafir gibi gelip kurulabiliyor ruhunun ortasına. Ama kahretmiyor beni bu hüzün. Kasırgaların kopması gibi değil, baharda yağmur yağarken denizin hafif soğuyup hafif çalkalanması gibi. Bir boşluktan geliyor, hiçliğimden güç alıyor. Bu hiçlik beni boğmuyor. Uzay boşluğunda savrulup duran bir astronot gibi özgür fakat iradesiz bırakıyor. Çabalayamıyorum bile artık. Ne yapsam bu hüzünden kaçamıyorum zaten. Bekliyorum sadece, acaba ne zaman son bulacak diye.”

Bu yazdıklarını anımsıyordu. Ama o gün ne olmuştu da bunları yazmıştı hatırlayamadı. Muhtemelen o günü özel yapan bir şey yoktu. O sıralar günler birbirinin aynısıydı. Sonsuz bir döngüye girmiş gibiydi. Yapabileceği bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Ama yine de bu hüznün bir gün son bulacağına inanıyordu. İllaki bir yerde son bulacaktı bu savrulma.

Öyle de olmuştu. Kendi boşluğunda sessizce savrulan bir adamla tanışmıştı. Adam, onu kurtarmamıştı. O da adamı kurtarmamıştı. Birbirlerine ellerini uzatmışlardı özgürce. Sonra gökyüzünü maviye boyamışlardı birlikte. Gökkuşağından bir yol yapmışlardı yeryüzüne inmek için.

Hüzünlü zamanlarını hatırlamanın onu mutlu edeceğini düşünmezdi hiç. Artık geçtiği için mutlu oldu. Ona göğünü, kuşağını hatırlatan adamı tanıdığı için mutlu oldu. Adam yoktan var etmemişti bir şeyleri ama ona kendini hatırlatmıştı. Hala sevebildiğini göstermişti. Parkta unutulmuş bir çocuk gibi içi buruk, sallanırken salıncağında adam ona oyun arkadaşı olmuştu.

Günlüğünü yerine yerleştirdi. İçindeki özlem iyice belli etmeye başlamıştı kendini. Bir şarkı mırıldanıp hafiften sallanarak telefonunu aldı masadan. Birkaç küçük dokunuş, biraz bekleyişten sonra heyecanlı bir ses yükseldi telefondan.

“Alo!”

Karşılaşma

Ne yapacağını bilemiyordu. Bu karşılaşmayı bekliyordu aslında bir gün. Hatta olabilecek senaryoları kafasında kurmaya çalışmıştı birkaç defa. Ama bir türlü ne yapması gerektiğine karar verememişti o zaman da. Ne yapmak istediğini düşünmeye çalıştı ama telaşlandığı için ne hissettiğini de bilemiyordu.

5 yıl önceki kendisi bir çift göze sığınmış, öylece karşısına çıkıvermişti.

Kafasında kaçış sinyalleri verildi ve gidebildiği en uzak köşeye gitti. Yirmi dakika boyunca böyle seyahat etmesi gerekiyordu ve bunu düşündükçe geriliyordu. Başlarda ona bakmaktan kaçınsa da zaman geçtikçe kendini engellemesinin bir faydası olmadığını fark etti. Gözlerini ondan alamıyordu.

Ne kadar değiştiğini fark etti. O zamanlar çok daha sinirli ve nefret doluydu. Keskin dili, soğuk tavırları geçen beş yıl içinde azaldıkça azalmıştı. Artık çok daha uysal ve anlayışlıydı. O zamanlar daha en sevdiği filmi izlememiş, en sevdiği şarkıyı dinlememişti. Daha en güzel sevdasını bile yaşamamış haline baktı. Ona çok yabancı hissetti kendini. Biraz da acıdı onun bu haline. En büyük acılarını henüz yaşamamıştı. Yaşadıkları o sert kabuğu kıracak, daha esnek olmasını sağlayacaktı. Ve o bundan bihaber gözünün önündeyken gidip onu uyaramıyordu. Geçmiş değiştirilemezdi. Ne yaparsa yapsın, yapmış ve yapmamış olduğu şeyleri değiştiremezdi.

Onunla konuşmak istedi. Ama yapmadı. Yanına gitse n’apacaktı ki? Ona kızgındı, yaptıklarını yapmamış olmasını çok isterdi. Kanın ellerine hücum ettiğini hissetti. Tüm gücüyle ona vurmak istedi, neden diye bağırmak. Ama cevap ne olursa olsun onu tatmin etmeyecekti, geçmişi değiştirmeyecekti.

Alacağı yaraları görüyordu onda. İçi acıyordu. Sarılmak istedi, sarılıp ağlamak. Ama hataları ve yaraları onun tercihiydi. Kendine acımayan biri, onun üzüntüsünü nasıl anlardı. Tekrar vurmak istedi, sonra tekrar sarılmak. Daha az önce daha uysal biri haline geldiğini düşünmüştü halbuki.

Geçmişte kalsa, keşke hiç kendini hatırlatmasaydı. Onu hatırlamak bir pinpon topu gibi sürekli birçok farklı duygu arasında yer değiştirmesine neden oluyordu. Dengelenmek zaman alıyordu.

Sonunda ineceği noktaya geldiği için şükrediyordu. Bir an önce ondan uzaklaşmak istiyordu. Nefreti değil, kırılmışlığıydı o. Kırgınlıklarını yine onunla bırakıp indi durakta.

Bunun son karşılaşma olmayacağını tahmin ediyordu. Bir sonrakinde ne yapması gerektiğini hala bilemiyordu.