Karanlık

Bir ses, kulağının ardı kadar uzaklıkta, açma diyor o kapıyı adı geçmiş olan. Gevşek dilli kapı durmaz ki durduğu yerde, aralanacak yer arıyor. Bir ses, bir koku, birkaç lüzumsuz sözcük yetiyor kapının ardındaki karanlığın göz kırpmasına. Her seferinde karanlıktan korkmadığına inandırmaya çalışıyor kendini.

“Bunlar sadece anı.”

Yaşarken korkmuştu, yaşarken korkmakta haklıydı. Ama şimdi sadece anıydı, karanlığa karışıp gitmişlerdi. Artık zarar veremezlerdi. Sakinleşmeye çalışıyor sayarak:

“Bir… İki… Üç…”

Kapı biraz daha aralanıyor karanlığını göstermek istercesine. Ritimler anılarını daha hatırlanır hale getiriyor. Geçmişten bir fısıltı geliyor kulağına, karanlığın çağrısı gibi:

“Seni seviyorum.”

Gevşiyor kasları. Rahatlamak değil bu, ölüm. Derin sessizlik içinde tek bir hareket yok. Nefes bile alınmıyor sanki. Zaman akmıyor, durmuyor da. Zaman yok.

Bir sıcaklık hissediyor onu saran. Zifiri karanlık etrafını kaplamışken el feneriyle gelen adam elinden tutuyor.

“Korkma, geçti hepsi. Bunlar sadece anı.”

İçinden tekrar ediyor adamın söylediklerini. Ayağa kalkıyor pustuğu yerden. Biliyor, bir tek kendisi geçmişini ait olduğu yerde saklayabilir. Karanlığını ardında bırakarak şimdisine dönüyor. Dili gevşek kapıyı kapatıyor ardından sakince. Ocaktaki yemeğini pişirmeye devam ediyor.

Reklamlar

Benim Bahar Yağmurum

rain-beads-2347518_960_720

Benim bahar yağmurum,

Görmeyeli kaç zaman oldu? Ben görmeyeli pek değişmişsin, öyle diyorlar. Sen de diyorsun bazen. Bazen konuşuyorsun benimle. Bu ne kadar doğru oldu bilmiyorum. Benimle konuşmuyorsun sen, bana konuşuyorsun konuşunca. Anlatıyorsun. Bana sormuyorsun, beni merak etmiyorsun. Kendini anlatıyorsun, hayat zor senin için. Sesimin çıkması, yaşıyor olmam yetiyor mu sana? Bana yetmiyor sanırım. Bazen uzun süre haber alamıyorum senden. Yaşadığını biliyorum sadece. O zamanlar geçmiyor bir türlü. Sanki benim haberim yokken hep üzgünmüşsün, hep seni üzenler varmış gibi hissediyorum. Kızıyorum bilmediğim, belki var olmayan insanlara. Seni çok üzüyor, çok yalnız bırakıyorlar gibi geliyor. Senin değerini bilmiyorlar, anlayamıyorlar. Ama yanılıyorum, değil mi? Sen aslında sadece mutsuzken benimle konuşuyorsun. Mutluyken bana ihtiyaç duymuyorsun.

Bir keresinde bana, yaralarımı sarmak istediğini söylemiştin. “Olmuyor” demenden on gün kadar önce. Beni o yaradan bir daha kanattılar, biliyor musun? Çok istedim, bir kere sorsan hemen anlatacaktım. Sormadın, canın sağ olsun.

Ama senin de bana anlatmadıkların var, biliyorum. Anlatmadığın şeylerin ne olduğunu biliyorum. Üzülürüm diye mi anlatmadın? Üzüldüm öğrenince haklısın. Benden sakladın diye de üzüldüm. Artık bana ihtiyacın olmayacak diye korktum biraz da. Benden daha iyi biri miydi? Ben bazen, üzülsen de bana anlatsan diye aklımdan geçiriyordum. Sonra kendime kızıyordum bunu düşündüm diye. O seni, üzülmeni isteyecek kadar -benim kadar- sevmez umarım. Kimse benim kadar bencil sevmemeli seni.

Şaşırdın mı? “Sen nasıl birisin?” demiştin. Senin beni kırmaktan nasıl korktuğunu-hatta kıvrandığını- anladığımda seni karar vermekten kurtarmıştım. Senin için o kadar sıkıntı verici olan süreci başlatmam bile hataydı belki. Sevmediğini, sevmeyeceğini anladığımda seni bir cevap verme zorunluluğundan kurtarmıştım. “Sen nasıl birisin?” demiştin. Nasıl bu kadar fedakâr olabildiğimi sormuştun. Ama bak, ben bile bazen bencilce sevebiliyorum.

Sana verdiğim sözü hatırlıyor musun? Hatırladığını sanmıyorum ama ben hala tutuyorum sözümü. Umutlanmıyorum. Senden duyana kadar hiçbir hareketinin beni hemen umutlandırmamasını istemiştin. Ben üzülmeyim diye mi, kendin rahatça davranıp istediğin zaman kaçabilesin diye mi istedin bunu benden? Her neyse. Ben hala insanların doğrudan söylemesini bekliyorum bir şeyleri. Yanlış anlamış olmaktan korkuyorum belki. Bu sefer de onları kırıyorum sanırım. Anlamazdan geliyorum sanıyorlar. Umutlarımı, beklentilerimi aldırmış gibiyim, bilmiyorlar.

Nisan yağmuru altındaki vedalaşmamız geldi şimdi aklıma. Veda ediyor gibi olmasın diye sarılmamıştın. Keşke sarılsaydın son kez. Vedaydı o. Bir daha şansımız olmayacak. O zaman da hissetmiştim, son görüşümüzdü birbirimizi o gözlerle. Bir daha birbirimizi görmeyiz diyemem ama gördüğümüzde o kişiler olmayacağız artık. Bu senin için sevindirici olmalı. Bir daha seni sokmayacağım o buhranlara.

Benim bahar yağmurum, son defa sarılıp kokunu alamadım. Şimdi tüm yağmurlar sen kokuyor. Biraz daha yazarsam ağlatacağım yine koca şehri, yine sen kokacağım ve seni sensiz sevmeye devam edeceğim.

Gün Batımı

Gün batımını sevenlerin sonu bellidir, dedi o yorgun gülüşüyle.

Saatlerdir ağlıyordu. Artık ağlayamamaya başladığında fark etti yorulduğunu. Yatağında doğruldu. Yastığının ıslak bölümüne dayadığı elinden güç alarak ayağa kalktı. Kendisine 2 numara kadar büyük olan terliklerini ayağına geçirip, terliklerini sürüyerek mutfağa gitti. Çaydanlığa su doldurup ocağa koydu. Burnunu çekerek banyoya gitti. Yüzünü yıkarken aynaya bakmamaya çalıştı. Kazağının ıslanmış kollarına gözü takıldı. En son neye bu kadar ağlamıştı acaba? Kafasını kaldırıp aynadaki görüntüsüne baktı. Sadece gözlerinin şişmiş olacağını düşünüyordu ama bu yüz arı sokmuş gibi görünüyordu. Gülümsedi, gülümsedikçe şişmiş gözleri iyice yumuk yumuk oldu. Gidip duşun çeşmesini açtı. Üstündekileri çıkartıp makineye attı. Arkasını döndüğünde akan suyun yavaştan buharlaştığını gördü, su ısınmış olmalıydı. Okumaya devam et

Melankolik Özlem

“Üzüleceksin diye ödüm kopar da yanaşamam yanına.”

Bunu yazmak için özel olarak kalem kağıt aramıştı. Fakat yazdığı şeye baktığında bunun o kadar da iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladı. Fazla melankolik gelmişti gözüne. Halbuki, sadece bir iç çekişlik bir üzüntü hissetmişti.

O sabah, adama inanılmaz bir özlem duyarak uyanmıştı. Kaç zaman olmuştu onu görmeyeli. Bir de inat edip fotoğraflarına bakmıyordu bir süredir. Yavaş olmuştu biraz ama birkaç kıvılcım kalmıştı sadece ona olan sevgisinin nihayetinde. O kıvılcımlar yeniden tutuşmasın diye adamın fotoğraflarını bilgisayarının en ıssız köşesine saklamıştı. Kendine yeniden aynı şeyleri yaşatıp bu süreci yeniden uzatmak istemiyordu. İnadı da kendineydi zaten. Kendinin aynı şeyleri yaşayıp durmasına neden olan kendiyle inatlaşıyordu fotoğraflara bakmamak için. Ancak gördüğü rüyayla gün yüzüne çıkıvermişti özlemi.

Olurdu bazen böyle. Özlediği, istediği şeyler rüyasına giriverirdi. Hatta bir keresinde rüyasında çilek görmüştü de bir kase çilek bulana kadar bütün manavları dolaşmıştı. Hala o zaman yediği çileğin verdiği hazzı hatırlıyordu.

Onu özlemek şimdi bir kase çileğe eşdeğerdi. İnat edip bu özleme direnmek aklına bile gelmemişti ama kendisine ulaşmak hala tercih edilemezler arasındaydı. Zaten bu düşüncenin ürünüydü yazdığı cümle.

Fotoğraflarına baktı tek tek. Hala her birinin ilişkili olduğu anıları hatırlıyordu. Hangisinde üzgündü, hangisinde yorgundu, hangi fotoğraf için ne demişti hep aklındaydı. Özleminin kabasını gidermeye yetmişti fotoğraflar.

Aslında yanında olmak vardı şimdi. Asıl özlediği o kokuya kavuşmak vardı. Dünyalar onun olurdu. Ama bu sadece onun sevinci olurdu. Adam bunu istemezdi. Özel olarak buna üzülmezdi bile belki ama istemeyeceği kesindi. Bunu yeniden hatırlamak bir iç çekişlikti. Sonrası iç sıkıntısı. Bu iç sıkıntısı için fazla melankolik bir cümleydi. Yine de silmeye eli gitmedi.

Bu melankolik cümle o günden bir iz bırakacaktı. Sonradan her baktığında gözüne fazla melankolik gelmeye devam edecekti.

Karşılaşma

Ne yapacağını bilemiyordu. Bu karşılaşmayı bekliyordu aslında bir gün. Hatta olabilecek senaryoları kafasında kurmaya çalışmıştı birkaç defa. Ama bir türlü ne yapması gerektiğine karar verememişti o zaman da. Ne yapmak istediğini düşünmeye çalıştı ama telaşlandığı için ne hissettiğini de bilemiyordu.

5 yıl önceki kendisi bir çift göze sığınmış, öylece karşısına çıkıvermişti.

Kafasında kaçış sinyalleri verildi ve gidebildiği en uzak köşeye gitti. Yirmi dakika boyunca böyle seyahat etmesi gerekiyordu ve bunu düşündükçe geriliyordu. Başlarda ona bakmaktan kaçınsa da zaman geçtikçe kendini engellemesinin bir faydası olmadığını fark etti. Gözlerini ondan alamıyordu.

Ne kadar değiştiğini fark etti. O zamanlar çok daha sinirli ve nefret doluydu. Keskin dili, soğuk tavırları geçen beş yıl içinde azaldıkça azalmıştı. Artık çok daha uysal ve anlayışlıydı. O zamanlar daha en sevdiği filmi izlememiş, en sevdiği şarkıyı dinlememişti. Daha en güzel sevdasını bile yaşamamış haline baktı. Ona çok yabancı hissetti kendini. Biraz da acıdı onun bu haline. En büyük acılarını henüz yaşamamıştı. Yaşadıkları o sert kabuğu kıracak, daha esnek olmasını sağlayacaktı. Ve o bundan bihaber gözünün önündeyken gidip onu uyaramıyordu. Geçmiş değiştirilemezdi. Ne yaparsa yapsın, yapmış ve yapmamış olduğu şeyleri değiştiremezdi.

Onunla konuşmak istedi. Ama yapmadı. Yanına gitse n’apacaktı ki? Ona kızgındı, yaptıklarını yapmamış olmasını çok isterdi. Kanın ellerine hücum ettiğini hissetti. Tüm gücüyle ona vurmak istedi, neden diye bağırmak. Ama cevap ne olursa olsun onu tatmin etmeyecekti, geçmişi değiştirmeyecekti.

Alacağı yaraları görüyordu onda. İçi acıyordu. Sarılmak istedi, sarılıp ağlamak. Ama hataları ve yaraları onun tercihiydi. Kendine acımayan biri, onun üzüntüsünü nasıl anlardı. Tekrar vurmak istedi, sonra tekrar sarılmak. Daha az önce daha uysal biri haline geldiğini düşünmüştü halbuki.

Geçmişte kalsa, keşke hiç kendini hatırlatmasaydı. Onu hatırlamak bir pinpon topu gibi sürekli birçok farklı duygu arasında yer değiştirmesine neden oluyordu. Dengelenmek zaman alıyordu.

Sonunda ineceği noktaya geldiği için şükrediyordu. Bir an önce ondan uzaklaşmak istiyordu. Nefreti değil, kırılmışlığıydı o. Kırgınlıklarını yine onunla bırakıp indi durakta.

Bunun son karşılaşma olmayacağını tahmin ediyordu. Bir sonrakinde ne yapması gerektiğini hala bilemiyordu.

Sana Leyla, Sana Hasret

DSC_0167

Sana Leyla, sana hasret.

Sen, benim gökyüzüm. Bilmem ki nasıl söylesem sevdiğimi. Söylemek bu kadar yetersizken gözlerinden uzakta, seni hangi düşünceye sığdırabilirim? Kelimeler sığ, konuşmak anlamsız. Gel gör gönlümdeki dinginliği. En güzel şarkılar, en güzel sofralar sana.

Bak söylüyorum, şair edeceksin beni sonunda.

Dudağımın bir kenarındaki yamuk gülüş, derin bir iç çekişe bırakır oldu kendini. Kokun gelse hadi neyse. Üşüme mevsimini de açtım yokluğunda. Bütün güzel kokular gibi sıcağım da sende kaldı. Hadi, tamam sen gelme. Ama bir ceketin, bir hırkan yok mudur kokunla göndersen?

Bugünlerde omuzlarım düşüncelerimi kaldıramıyor, bir el atsan.

Sen bilirsin nasıl güçlü olunacağını. Anlarsın sıkıntımı. Sanki bir sen anlarsın. Bir sorsan, bir anlatsam. Yolu göstermene gerek olmaz, kendim giderim. Yaparsın de. İnan bana, seni haksız çıkarmam.

Sesini unutturma n’olur. Hazır değilim.

 

Farklı Seslerden Sezen Aksu Şarkıları

70’li yılların ortalarında müzik dünyasına giriş yapan Sezen Aksu o zamandan bu yana Türkçe popun en iyi temsilcilerinden olmuş durumda. Her ne kadar demeçlerinde kendini sanatçı değil, şarkıcı olarak tanımlasa da; bir çok şarkının sözünde ve bestesinde imzasının olması onu benim gözümdeki sanatçı kategorisinin en güzide köşelerine yerleştirmiş durumda. Sesi ve şarkıları yorumlamadaki özgünlüğünü de çok beğeniyor olsam da Sezen’i benim gözümde bu kadar değerli yapan şarkıları hissederek söylemesi. Neşesi de kahrı da gerçek o şarkıları söylerken. Gerçekten var olan duygularını öyle güzel sözler ve bestelerle anlatıyor ki hayran kalmamam mümkün değil.

Sezen tabi ki sadece benim için önemli olan biri değil. Türkçe müziğin en üretken ve en etkili isimlerinden biri. Hal böyle olunca bir çok müzik insanının da onu beğenmesi ve şarkılarını söylemesi sürpriz olmuyor.

İşte bu listede farklı isimler tarafından yeniden seslendirilen Sezen Aksu şarkılarına yer vereceğim.

Okumaya devam et