Balkonda Bir Akşamüstü

tumblr_n4ytkyzd4i1qhttpto4_500

-Noldu? Yüzün asılmış…

Tanıdığı en huzur kokan adama bakıp hafiften gülümsedi. Adam yaklaşık iki saattir bozulmuş olan fırını tamir etmeye çalışıyordu içeride. O işe girişince kadın da defterini kalemini alıp balkondaki masaya geçmişti.

Adam ince bellide iki bardak çay getirmişti. Bardakları masaya, defterin yanına koydu. Az ilerdeki sandalyeye yöneldi.

-İşin bitti mi, diye sordu kadın gülümseyerek.

Adam bu soruyla hınzırca gülümsedi sandalyeyi sürükleyerek getirirken. Sandalyeyi kadınınkinin hemen yanında bıraktı. Soruyu cevaplamadan önce oturup derin bir nefes alıp verdi ve sandalyesine iyice yayıldı. Bir kolunu kadının omzuna atıp saçlarını kokladı.

-Henüz bitmedi ama umut var gibi. Senin canın mı sıkıldı?

Okumaya devam et

Reklamlar

Nefes

Bir nefes çekti sigarasından. Ciğerlerine dolan katranı hissetti hafif bir acıyla. Parmak ucunda tuttuğu küçük izmarite baktı. Küllüğe basmaya hazırlandığı sırada, sanki elinden zorla almaya çalışılıyormuş gibi bir hırsla dudaklarına götürüp son bir nefes daha çekip hızla küllüğe bastırdı. Bu son nefesle tüm bedeninin rahatladığını hissetti.

Aylardır bırakmaya çalışıyordu sigarayı. Bu son diye söndürdüğü her sigaradan sonra bir hafta rahatça dayanabiliyordu aslında. Etrafında sigara içilmesi de onu rahatsız etmiyordu. Ama uzun sigara sohbetleri onu her defasında dayanılmaz bir isteğe sürüklüyordu. Televizyonda sigaranın zararlarını anlatan doktorlar, sigarayı bırakanların anıları ne kadar masum ve caydırıcı olsa da o, bu uzun sohbetlere maruz kalınca koşup bir paket daha alıyordu.

Yine o günlerden biriydi. Bir haftalık bir arınmanın sonunda yeni bir paket ve sıcak bir çay kafenin iki kişilik minik masalarından birinde utancıyla beraberdi. Kendini her defasında iradesiz hissediyor, kendine verdiği sözleri tutmadığı için, kendine yeterince iyi bakmadığı için kendini suçlu buluyordu.

Anlatım bozukluğu gibi duran güneşli bir kış günüydü. Onun oturduğu dâhil, iki kişilik masalar dört kişiliklerin hemen yanına konmuştu. Neyse ki yanındaki masa boştu da birilerinin tüm konuşmalarına kulak misafiri olmak zorunda kalmayacaktı. Böyle yerlere tek başına gelmenin en büyük sıkıntısı buydu. Kendi sessizliği diğer sesleri daha duyulur hale getiriyordu ve istemeden, istemeden olduğunu iddia ediyordu, yakınındaki konuşmaları dinlemiş olmuyordu. Şimdiyse boş masanın bir sandalyesine turunculu beyazlı bir kedi kıvrılmıştı. O hareket ettikçe rahatsız edilmek istemediğini belli etmek için gözlerini iki saniyeliğine ona dikiyor, sonra güzellik uykusuna geri dönüyordu.

İki masa ilerisinde bir çift vardı. Kırmızı montlu kız ve siyah gözlüklü erkek, muhtemelen yeni tanışıyorlardı, Ermenilerden bahsediyorlardı. Bir Ermeni gelse tedavi edip etmeyeceğini sordu çocuk kıza. Yeni tanıdığın birinin ırkçı olup olmadığını anlamanın başka yolları da olmalı diye düşündü istemsiz olarak. Yine de muhabbet onların ilgisini çekmiş görünüyordu. Bir süre konuşmalarını duymaya çalıştı, tabi ki yine istemsiz olarak. “Hep bu masalardan.” diye düşündü. Yoksa konuşulanlar onu ilgilendirmezdi.

Üçüncü sigarasını söndürdüğünde artık isteği geçmişti. Başını kaldırıp yandaki duvarda asılı eşyalara baktı. Eskici dükkânı gibiydi burası. “Burayı sevecek.” diye geçirdi içinden neşeyle. O geldiğinde de havanın güneşli olmasını diledi. Sadece sıcaklık yetmezdi. Bu ışıkla burası insanın içini açıyordu. Yaşına göre oldukça yaşlı olan ruhunu canlandırıyordu. Bir de onun kokusuyla burada oturmak iyi gelecekti doğrusu. “Bir de hava böyle olursa.”

Saati kontrol etti. Artık kalksa iyi olacaktı. Eşyalarını toparladı, cüzdanını eline aldı. İnsanlarla göz göze gelmemeye çalışarak hızlı adımlarla kasaya gitti. Hesabını ödeyip iyi günler diledi. Bir bekleyeni yoktu. Bir beklediği vardı. Kavuşmayı beklediği biri. Birkaç hafta sonra kavuşacağı ama yine de “Yeter, gel artık!” diye çocukça tutturmak istediği biri.

“Sevecek burayı. Ah, bir de hava böyle olursa!”

Hüzün Ertesi

salıncak

“Bugünlük yeter!”

Saatlerdir oturduğu sandalyede uzun uzun, yavaşça gerindi. Sırtının kütürdemesi, ağrımış kemiklerinin yumuşacık sandalyeye değmesi hem ne kadar yorulduğunu hatırlatıyor hem de artık dinlenebilecek olmanın huzurunu hissettiriyordu. Derin bir nefesle esnedi. Gerilmiş kasları yavaşça rahatladı ve sandalyeye-yere düşmüş muhallebi gibi- yayıldı. Yaklaşık otuz saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra etrafa bakınmaya başladı. Etraf çok dağılmıştı. Sonra toplarım düşüncesiyle yaklaşık iki haftadır odasında hiçbir şeyi yerli yerine koymamıştı.

Oturduğu yerden kalktı. Yatağının üstündeki çamaşırlardan kirli olanları ayırıp kapının yanına doğru attı. Temiz olanları –belki bir daha giyilebilir olanları- dürdü. Hepsini dürdükten sonra dolabına yerleştirdi. Etraftaki kitapları toparladı. Karaladığı, artık gereksiz olan kağıtları toplayıp çöpe attı. Kirlileri çamaşır sepetine götürdü. Odasına geri dönüp yatağını topladı. Hazır düzenlemeye başlamışken anılarına da bir göz atmak istedi.

Bir küçük kutuya sıkıştırmıştı anılarını. Günlükleri, karalamaları, çocukluğundan kalma birkaç toka, en sevdiği sinemalardan biletleri… Hatta küçücük bir masa saati bile vardı kutuda. Günlüğünü açtı, son sayfasına baktı. En son beş-altı ay öncesinde yazmıştı.

“Hüzünden kaçmak boşa galiba. Ne yaparsan yap, nerede olursan ol çat kapı çıkıp gelen yüzsüz bir misafir gibi gelip kurulabiliyor ruhunun ortasına. Ama kahretmiyor beni bu hüzün. Kasırgaların kopması gibi değil, baharda yağmur yağarken denizin hafif soğuyup hafif çalkalanması gibi. Bir boşluktan geliyor, hiçliğimden güç alıyor. Bu hiçlik beni boğmuyor. Uzay boşluğunda savrulup duran bir astronot gibi özgür fakat iradesiz bırakıyor. Çabalayamıyorum bile artık. Ne yapsam bu hüzünden kaçamıyorum zaten. Bekliyorum sadece, acaba ne zaman son bulacak diye.”

Bu yazdıklarını anımsıyordu. Ama o gün ne olmuştu da bunları yazmıştı hatırlayamadı. Muhtemelen o günü özel yapan bir şey yoktu. O sıralar günler birbirinin aynısıydı. Sonsuz bir döngüye girmiş gibiydi. Yapabileceği bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Ama yine de bu hüznün bir gün son bulacağına inanıyordu. İllaki bir yerde son bulacaktı bu savrulma.

Öyle de olmuştu. Kendi boşluğunda sessizce savrulan bir adamla tanışmıştı. Adam, onu kurtarmamıştı. O da adamı kurtarmamıştı. Birbirlerine ellerini uzatmışlardı özgürce. Sonra gökyüzünü maviye boyamışlardı birlikte. Gökkuşağından bir yol yapmışlardı yeryüzüne inmek için.

Hüzünlü zamanlarını hatırlamanın onu mutlu edeceğini düşünmezdi hiç. Artık geçtiği için mutlu oldu. Ona göğünü, kuşağını hatırlatan adamı tanıdığı için mutlu oldu. Adam yoktan var etmemişti bir şeyleri ama ona kendini hatırlatmıştı. Hala sevebildiğini göstermişti. Parkta unutulmuş bir çocuk gibi içi buruk, sallanırken salıncağında adam ona oyun arkadaşı olmuştu.

Günlüğünü yerine yerleştirdi. İçindeki özlem iyice belli etmeye başlamıştı kendini. Bir şarkı mırıldanıp hafiften sallanarak telefonunu aldı masadan. Birkaç küçük dokunuş, biraz bekleyişten sonra heyecanlı bir ses yükseldi telefondan.

“Alo!”

Gün Batımı

Gün batımını sevenlerin sonu bellidir, dedi o yorgun gülüşüyle.

Saatlerdir ağlıyordu. Artık ağlayamamaya başladığında fark etti yorulduğunu. Yatağında doğruldu. Yastığının ıslak bölümüne dayadığı elinden güç alarak ayağa kalktı. Kendisine 2 numara kadar büyük olan terliklerini ayağına geçirip, terliklerini sürüyerek mutfağa gitti. Çaydanlığa su doldurup ocağa koydu. Burnunu çekerek banyoya gitti. Yüzünü yıkarken aynaya bakmamaya çalıştı. Kazağının ıslanmış kollarına gözü takıldı. En son neye bu kadar ağlamıştı acaba? Kafasını kaldırıp aynadaki görüntüsüne baktı. Sadece gözlerinin şişmiş olacağını düşünüyordu ama bu yüz arı sokmuş gibi görünüyordu. Gülümsedi, gülümsedikçe şişmiş gözleri iyice yumuk yumuk oldu. Gidip duşun çeşmesini açtı. Üstündekileri çıkartıp makineye attı. Arkasını döndüğünde akan suyun yavaştan buharlaştığını gördü, su ısınmış olmalıydı. Okumaya devam et

Melankolik Özlem

“Üzüleceksin diye ödüm kopar da yanaşamam yanına.”

Bunu yazmak için özel olarak kalem kağıt aramıştı. Fakat yazdığı şeye baktığında bunun o kadar da iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladı. Fazla melankolik gelmişti gözüne. Halbuki, sadece bir iç çekişlik bir üzüntü hissetmişti.

O sabah, adama inanılmaz bir özlem duyarak uyanmıştı. Kaç zaman olmuştu onu görmeyeli. Bir de inat edip fotoğraflarına bakmıyordu bir süredir. Yavaş olmuştu biraz ama birkaç kıvılcım kalmıştı sadece ona olan sevgisinin nihayetinde. O kıvılcımlar yeniden tutuşmasın diye adamın fotoğraflarını bilgisayarının en ıssız köşesine saklamıştı. Kendine yeniden aynı şeyleri yaşatıp bu süreci yeniden uzatmak istemiyordu. İnadı da kendineydi zaten. Kendinin aynı şeyleri yaşayıp durmasına neden olan kendiyle inatlaşıyordu fotoğraflara bakmamak için. Ancak gördüğü rüyayla gün yüzüne çıkıvermişti özlemi.

Olurdu bazen böyle. Özlediği, istediği şeyler rüyasına giriverirdi. Hatta bir keresinde rüyasında çilek görmüştü de bir kase çilek bulana kadar bütün manavları dolaşmıştı. Hala o zaman yediği çileğin verdiği hazzı hatırlıyordu.

Onu özlemek şimdi bir kase çileğe eşdeğerdi. İnat edip bu özleme direnmek aklına bile gelmemişti ama kendisine ulaşmak hala tercih edilemezler arasındaydı. Zaten bu düşüncenin ürünüydü yazdığı cümle.

Fotoğraflarına baktı tek tek. Hala her birinin ilişkili olduğu anıları hatırlıyordu. Hangisinde üzgündü, hangisinde yorgundu, hangi fotoğraf için ne demişti hep aklındaydı. Özleminin kabasını gidermeye yetmişti fotoğraflar.

Aslında yanında olmak vardı şimdi. Asıl özlediği o kokuya kavuşmak vardı. Dünyalar onun olurdu. Ama bu sadece onun sevinci olurdu. Adam bunu istemezdi. Özel olarak buna üzülmezdi bile belki ama istemeyeceği kesindi. Bunu yeniden hatırlamak bir iç çekişlikti. Sonrası iç sıkıntısı. Bu iç sıkıntısı için fazla melankolik bir cümleydi. Yine de silmeye eli gitmedi.

Bu melankolik cümle o günden bir iz bırakacaktı. Sonradan her baktığında gözüne fazla melankolik gelmeye devam edecekti.

Karşılaşma

Ne yapacağını bilemiyordu. Bu karşılaşmayı bekliyordu aslında bir gün. Hatta olabilecek senaryoları kafasında kurmaya çalışmıştı birkaç defa. Ama bir türlü ne yapması gerektiğine karar verememişti o zaman da. Ne yapmak istediğini düşünmeye çalıştı ama telaşlandığı için ne hissettiğini de bilemiyordu.

5 yıl önceki kendisi bir çift göze sığınmış, öylece karşısına çıkıvermişti.

Kafasında kaçış sinyalleri verildi ve gidebildiği en uzak köşeye gitti. Yirmi dakika boyunca böyle seyahat etmesi gerekiyordu ve bunu düşündükçe geriliyordu. Başlarda ona bakmaktan kaçınsa da zaman geçtikçe kendini engellemesinin bir faydası olmadığını fark etti. Gözlerini ondan alamıyordu.

Ne kadar değiştiğini fark etti. O zamanlar çok daha sinirli ve nefret doluydu. Keskin dili, soğuk tavırları geçen beş yıl içinde azaldıkça azalmıştı. Artık çok daha uysal ve anlayışlıydı. O zamanlar daha en sevdiği filmi izlememiş, en sevdiği şarkıyı dinlememişti. Daha en güzel sevdasını bile yaşamamış haline baktı. Ona çok yabancı hissetti kendini. Biraz da acıdı onun bu haline. En büyük acılarını henüz yaşamamıştı. Yaşadıkları o sert kabuğu kıracak, daha esnek olmasını sağlayacaktı. Ve o bundan bihaber gözünün önündeyken gidip onu uyaramıyordu. Geçmiş değiştirilemezdi. Ne yaparsa yapsın, yapmış ve yapmamış olduğu şeyleri değiştiremezdi.

Onunla konuşmak istedi. Ama yapmadı. Yanına gitse n’apacaktı ki? Ona kızgındı, yaptıklarını yapmamış olmasını çok isterdi. Kanın ellerine hücum ettiğini hissetti. Tüm gücüyle ona vurmak istedi, neden diye bağırmak. Ama cevap ne olursa olsun onu tatmin etmeyecekti, geçmişi değiştirmeyecekti.

Alacağı yaraları görüyordu onda. İçi acıyordu. Sarılmak istedi, sarılıp ağlamak. Ama hataları ve yaraları onun tercihiydi. Kendine acımayan biri, onun üzüntüsünü nasıl anlardı. Tekrar vurmak istedi, sonra tekrar sarılmak. Daha az önce daha uysal biri haline geldiğini düşünmüştü halbuki.

Geçmişte kalsa, keşke hiç kendini hatırlatmasaydı. Onu hatırlamak bir pinpon topu gibi sürekli birçok farklı duygu arasında yer değiştirmesine neden oluyordu. Dengelenmek zaman alıyordu.

Sonunda ineceği noktaya geldiği için şükrediyordu. Bir an önce ondan uzaklaşmak istiyordu. Nefreti değil, kırılmışlığıydı o. Kırgınlıklarını yine onunla bırakıp indi durakta.

Bunun son karşılaşma olmayacağını tahmin ediyordu. Bir sonrakinde ne yapması gerektiğini hala bilemiyordu.

Bir parça balon

balloonsprimary

“Yaşama!”

Kadehini ilk kaldıran kadın öylesine bir neşeyle söylemişti ki bunu, hatırlayamadığı uzunluktaki dalgınlığını dağıtıverdi. Bu neşeli sözcük birkaç ağızda tekrarlanırken tokuşturulan kadehlerin seslerine karıştı.

Birbirlerine neşeyle uzattıkları kadehlerin arasından seçmeye çalıştı kadını. İçten, tazecik bir gülüş vardı makyajsız yüzünde. Belki biraz renk versin diye sürülen hafif bir ruj…

Okumaya devam et