Modern Zamanlar

Büyük bir savaştan çıkmışcasına bitap bir haldeydi. O an dünyanın güzel olan tek yerine, evine, gelmişti nihayet. Anahtar şıkırtılarıyla açtığı kapıdan içeri girdi. Kapıyı kapatıp derin bir nefes aldı. Kapının hemen önündeki paspasa uzandı. Ayağında bütün gün ayağını terleten ayakkabıları, üstünde bol tişörtü ve onun altında bu bol tişörtün rahatlığına taban tabana zıt dar pantolonuyla bir süre tavanı izledi. Şehrin ışıklarından kuruyup acıyan gözlerini kapattı. Tam da istediği yalnızlıkta olduğunu düşünürken kulağındaki çınlamayı fark etti. Koşarak kaçtığını sandığı o hengameden kaçamamıştı anlaşılan. Kendini en yalnız hissettiği anda, bile onu yanında taşıyordu. Ah bu kalabalıklar! Bir şekilde onu bulmanın yolunu bulmuşlardı.

Canını sıkan bu düşüncelerle yattığı yerden doğruldu. Ayakkabılarını arkalarına basarak çıkardı. Koridorda odasına doğru yürürken pantolonunun düğmesini açıp çıkarmaya çalıştı. Bedenine sarılı kalmaya adeta yemin etmiş olan pantolonla biraz da odanın kapısında boğuştuktan sonra son bir çevik hareketle çıkarmayı başardı ve kapısı açık olan dolaba doğru fırlattı. Kapının yanı başındaki dolabın üstünden bir toka alıp saçlarını toplayarak mutfağa girdi. Çayı ocağa koydu. Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Aynaya bakınca dağılmış olan rimelini fark ettim. Tekrar yüzünü yıkadı ve aynaya baktı. Rimelin her zamanki inatçılığı üstündeydi. Daha fazla uğraşmak istemeyip banyodan çıktı. Dış kapının önünde bıraktığı çantasına gözü ilişti. Bir ucundan dikişleri sökülmek üzere olan sapından tutup kaldırdı, içinden telefonu alıp çantayı tekrardan yere bıraktı. Öyle ya, modern hayatın insanları kölesi yaptığı telefonları kontrol etmezsek, gerekli geri dönüşlerde bulunmazsak n’olurdu.

Sanki bundan on yıl öncesine kadar birbirimize günümüzü günün sonunda yüz yüze geldiğimizde ya da telefonda sesimizi duyarak özet geçmiyormuşuz gibi, şimdi her dakika yenisi gelen bildirimlere bakmasak nolurdu, başımıza kaç türlü bela gelebilirdi de sevdiklerimizin haberi olmazdı. Bizi belalardan koruyan şey elbette ki attığımız her adımı birilerine bildirmemizdi. Başka ne olabilirdi ki. Bitmeyen bildirim sesleri ve titreşimlerin hepsi kendimizi koruyabilelim diye. Bir de tabi ilişkilerimizin daha yakın daha sıcak olabilmesi için. İlişkilerimiz bile telefonu kontrol etme sıklığımızla ölçülür oldu diye hayıflandı.

Modern çağın sunduğu avantajlarını birbirleri üzerinde tahakküm kurmak için ya da birbirlerinin açıklarını kollamak için kullanan, hayatı birbirine zindan eden insanları düşündü. Tanıdığı, sevdiği, hayatında büyük zevkle yer verdiği insanları böyle görmek can sıkıcıydı. Anlamakta zorluk çekiyordu. Birbirine değer veren, güzel duygular besleyen iki insan nasıl olur da hayatı birbiri için daha çekilmez hale sokardı.

Mutfağa gidip çayı demledi, yeniden su doldurup ocağa koydu. Yarım ekmeğe yağ ve çikolata sürdü. Su kaynayınca bir bardak çay doldurdu. Çocukluğuna geri dönmüş gibiydi. Ne zaman başkalarına canı sıkılsa suratını asar, bir köşede tatlılara dadanırdı. Kendisi büyümüş olsa da huysuz yanı hala aynı kalmıştı.

Halbuki dersten sonra arkadaşlarıyla buluşmuş, muhabbet etmiş, güzel zaman geçirmişti. Ancak bir süre sonra telefonunu kontrol ettiğinde altı cevapsız arama ve on beş mesaj bildirimiyle karşılaştı. Kıyamet öncesi sessizliğe sebep olan telefonunun zil sesini açtı, bildirimleri kontrol etti ve cevapladı. Sevgilisi haber alamadığı için çıldırmıştı, yine, yeni, yeniden. Yol boyunca açıklamaya, anlatmaya çalıştı. Ancak böyle şeylerin bu kadar uzamasına, altından farklı anlamlar çıkarmaya çalışılmasına anlam veremiyordu. Artık katlanamıyordu da.

Hışımla masadan kalkıp odasına gitti. Etrafta sevgilisini hatırlatan ne varsa toplamaya başladı. Onu anımsatacak en ufak ayrıntı bile kalsın istemiyordu. Toparladığı her şeyi poşetlere doldurup dış kapının önüne bıraktı. Zaten bunalacak yeterince şey vardı, zaten hayat yeterince zorlayıcıydı. Üstüne sevdiğini söyleyerek birinin hayatını daha da zorlaştırabileceğini, sırf sevdiği için buna hakkı olduğunu düşünmek fazlasıyla saçmaydı.

Tekrar mutfağa döndü. İçi biraz rahatlamıştı. Aldığı nefesin ciğerlerine doluşunu fark etti. Arınmış, tazelenmiş gibi hissediyordu. Bir bardak daha çay doldurdu. Tadı çok daha güzeldi. Kendini ihmal etmişti. Artık yenilenme ve kendine yönelme zamanıydı. Yeniden.

Şanslı Bir Gün

Nevin elini kaldırdı. Şanslı günündeydi. Yola çıkar çıkmaz bineceği minibüsün geldiğini görmeden de bugünkü sebepsiz mutluluğunun gününün güzel geçeceğinin bir işareti olduğuna zaten kendine inandırmıştı. Kalkan elini gördüğüne dair kafasını hafifçe öne eğerek bir selam veren minibüsçü kapıyı tam onun önünde durdurmayı başarmıştı.

Ücreti uzattı, dönüp koltuklara baktı. Boş bir koltuk göremedi. Zaten bu güzel bahar gününün ona verdiği enerji boş koltuk olsa bile oturmasına izin vermez gibiydi. Arkalarda, kucağında bir erkek çocuğu oturan bir kadının yanı başındaki demire tutundu. Demir biraz sallandı. Herhangi bir fren durumunda yerinden çıkıverecek gibi duruyordu. Demiri, elinde aniden patlayıverecek bir bomba gibi yavaşça bırakarak diğer eline yakın demire tutundu. Bunu yaparken kafasında canlandırdığı film sahnesine ve ağır çekimine güldü. Kafasını iki yana sallayarak bu komik durumu kafasından atmaya çalıştı. O sırada kadının kucağındaki çocuğun kendisini izlediğini fark etti. Aslında biraz gülümsese sevimli olabilecek bu çocuk inatla tüm soğukluğunu koruyordu. Çocuğa gülümsedi. Çocuğun da bir nebze gülümsemesini beklerken çocuğun düz çizgi gibi duran dudaklarında hiçbir kıpırtı olmadı. Bu soğuk bakışlar onun ciddiyetini korumasına tümden engel olmuş içindeki kıkırdamayı anlık olarak artırmıştı.

Minibüsteki ani firenle bakışları ön tarafa kaydı. Birkaç adım önünde liseli iki genç vardı. Bu beklenmedik frenle kısa bir süre ön tarafa bakıp tekrar eski pozisyonlarına döndüler. Konuştukları şeyler dersler, öğretmenler gibi yüzeysel konular olsa da birbirlerine bakışları ve yüzlerindeki sıcak gülümseme sohbetin derinleşmeye hazır olduğunu gösterir gibiydi. Birkaç dakika sonra minibüs yavaşladı ve yolun kenarına yakınlaşıp durdu. En ön koltukta oturan kadın minibüsten inince liseli kız onun yerine oturdu. Genç adam ise hemen yanı başında ayaktaydı. Muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Taa ki minibüs birkaç dakika sonra tekrar durana kadar. Genç adam, ön koltuklardan birinde oturan kadının inmesi için biraz ilerledi. Tam o sırada yeni binen yolcular minibüsün ön tarafına doğru dizildiler. Genç adam sıkışık koridora baka kaldı. Geri gelmeyen genç adamı merak eden kız arkasına dönüp bir süre onu görmeye çalıştı. Göz göze geldiklerinde çaresizce gülümsediler ve genç kız istemeyerek önüne döndü.

Lanet kalabalıklar! Umursamaz insan yığınları! İçlerinde gülümseyen tek tük insanı da kendilerine benzetmek, yüzlerindeki gülümsemeyi söküp atmak, parça pinçik etmek için yapmayacakları şey yoktu.

Bu sırada Nevin’den yaklaşık on beş-yirmi santim kısa bir kadın da Nevin’i sıkıştırmaktaydı. Kadın Nevin’e sırtını dönmüştü. Önünde ona en yakın olan kadınla aralarında yaklaşık üç adımlık bir mesafe olmasına karşın sırtını Nevin’e dayamış, zaten koridorun en sonunda, sadece ayaklarını koyabileceği bir alanda ayakta kalmaya çalışan Nevin’in işini iyice zorlaştırıyordu.

Gerçekten mi? Gerçekten sırtını bir insana dayamış olduğunu hissedemiyor musun? Ya da senden yaklaşık yirmi santim uzun birinin varlığını cidden yok sayabiliyor musun?

Nevin ufak kıpırtılarla varlığını hissettirmeye çalıştı fakat kadının hala umurunda değildi. Hatta sanki kendisi Nevin’i değil de, Nevin kendisini sıkıştırıyormuşçasına bir direniş gösteriyordu. Kendini atabildiği kadar geriye atıyordu. Bu sırada minibüsün ani freniyle Nevin kendini atabildiği kadar kadının üstüne attı. Bu son hamle kadının direnişini sona erdirdi. Yarım adım kadar uzaklaşıp sırtını Nevin’in bedeninden çekti.

Ve kazanaaaann… Nevin!

Nevin’in pozitifliğini sekteye uğratan bu beş dakikalık süreç, Nevin’in zafer gülümsemesiyle sona erdi. “Neyse…”dedi iç sesi. “Yine de güzel bir gün.”

O sırada kendine gülümseyerek bakan bir çift gözle karşılaştı. En arkadaki koltukta, köşede oturan, kendi yaşlarında bir adamdı bu. Belli ki Nevin’le kadın arasındaki ufak itişmeyi ve hatta belki de Nevin’in zafer gülümsemesini fark etmişti. Nevin kendine gülümseyen bu gözleri görünce kısa bir şaşkınlık yaşadı ve sonrasında küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Nevin’in kendisini fark ettiğini gören adam da önce küçük bir mahcubiyet ifadesi takındı ve Nevin’in gülümsemesiyle biraz rahatladı. Kafasıyla küçük bir selam vererek karşıladı bu gülümsemeyi ve elindeki kitaba geri döndü. Nevin de bakışlarıyla rahatsızlık vermemek için camdan dışarıyı izlemeye başladı.

Her ne kadar rahatsız etmek istemese de kaçamak bakışlarını zor zapt ediyordu. Adamda dikkatini çeken bir şey vardı. Dile getiremediği, kendisinin de anlamlandıramadığı bir şey. Aslında siyah saçları, sakallarıyla herhangi bir harikuladeliği olmayan bir adamdı. Gülüşü dışında.

Nevin son zamanlarda insanların dikkatsizliğinden yakınıyordu. Etraflarını görmüyor, kendileriyle ilgili olmayan hiçbir şeyi fark etmiyorlardı. Yürüyüp geçtikleri sokaklardaki top oynayan çocukların mutluluğundan, üstlerinden uçup giden kuşların özgürlüğünden, yuvalarına yiyecek götürmek için sürekli çalışan ve bir de üstüne bu dalgın koca yaratıklar tarafından ezilmemek için kaçışan karıncaların azminden, cesaretinden ve korkularından hiç nasiplenmiyorlardı. Nevin bu insan kalabalıkları içinde uzun zamandır kendini görünmez hissediyordu. İşin tuhafı fark edilmemeyi sevdiğini sanıyordu bunca zaman. Gözlerin üzerinde olması rahatsız ediciydi onun için. Ama tümden yok sayılmak tuhafına gidiyordu artık. Örneğin şu birkaç dakika önce üstüne çıkmaya çalışan kadın varlığını tümden reddediyordu adeta ya da inatla gülümsemesine karşılık vermeyen küçük çocuk yok sayıyordu onu. Tıpkı top oynayan çocuklara, uçup giden kuşlara, yerde dolaşan karıncalara yaptıkları gibi onu da görmezden geliyorlardı. Belki de o kadar umursamıyorlardı ki gerçekten görmüyorlardı. Ama adam onu görmüştü. O kısacık çekişmeyi fark etmiş, buna dikkatini vermiş, fark ettiğine dair bir tepki vermişti. Orada var olduğunu, gerçekten birileri tarafından fark edildiğini gösteren tek şey adamın gülümsemesiydi.

Adamın elindeki kitaba dikkatini verdi Nevin. Adam sayfayı çevirirken kısa bir aralıkta kitabın ön yüzünü görebildi. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sıydı bu. Bir süre sosyal medyanın yoğun ilgisini gören bu kitabı Nevin de henüz bir hafta kadar önce bitirmişti. Adamın yüzüne baktı tekrar. Adam bir gülümsüyor bir kaşlarını çatıyor hatta bazı yerlerde hüzünlü bir ifade takınıyordu. Okuyup geçmiyordu, kitabı yaşıyordu. Nevin’in son zamanlarda içinde bulunduğu insan kalabalıklarındaki ifadesizlik yoktu onda. Bu çok muhteşem bir durum değildi belki ama artık az rastlanıyordu. İnsanlar gecede bir kitap okuyor, bir süre sonra o kitabın içeriği bir yana dursun kitabı okuyup okumadıklarını bile hatırlayamıyorlardı. Kendi ruhsuz benliklerine bir kitabın içinde bile yer bulamıyorlardı.

“Sadece olması gereken” olarak tanımlayabileceği bu durum Nevin’i büyülemişti. Bu adam yağmurdan sonra çıkan salyangozların güzelliğini bile fark edebilirdi.

Bir süre sonra minibüs durdu. Nevin çevresine bakındı ve ineceği yere yaklaştığını fark etti. Çantasını düzeltti. İneceği yeri şoföre söyledi. İzlemekten kendini alamadığı adama son bir kez baktı ve göz göze geldiler. Adama gülümseyerek kafasıyla selam verdi ve adam da gülümsedi. Nevin tekrar fark edilmiş olmanın mutluluğuyla minibüsten indi.

Şeytanla Savaş

“Tamam mısın? Başlatıyorum?” Gözlerini kocaman açmış, onay bekliyordu. “İçecekleri de şöyle koyduk mu… Tamam başlat.”

Heyecanlı filmi başlattılar. “Ne izlesek?” diyerek on kadar filmin fragmanlarını izlemiş, tanıtım yazılarını okumuş, yaklaşık yarım saatin ardından sonunda bir korku filmi seçmişlerdi. Aslında tüm korku filmlerini birbirinin aynısı buluyorlardı, amma velakin durağanlığı sevdikleri için gündelik hayatta mahrum kaldıkları heyecan duygusunu bu şekilde risksiz ve dolaylı yoldan hissetmeyi seviyorlardı.

Sıcacık mısırlarını ve tepsiye konmuş meşrubatlarını ortalarına yerleştirdiler. Evren mısırları yakmadan patlatabildiğine her defasında seviniyordu. Neredeyse bu konuda yetenekli olduğu bile söylenebilirdi. Armağan da bir eliyle Evren’in saçlarıyla oynarken, diğer eliyle mısır yemekte çok iyiydi. Evren’in dalgalı saçlarını hiç rahat bırakası gelmiyordu. Evren halinden memnun gibiydi. Yeni fönlediği saçlarının bozulmasını bile dert etmiyordu, Armağan’ın yüzündeki huzurlu gülümsemeyi görmeye değerdi. Ayrıca hiçbir zaman fön çekmeyi sevmeyen Armağan’la eşitlikleri de bu şekilde sağlanmış oluyordu.

Armağan’ın çok güzel bir kadın olduğu söylenemezdi. Dağınık ve doğal yaşam tarzı çoğu zaman saçlarından ve yaygın güzellik algısının yarattığı görünmeyen ama hissedilebilen baskıya karşın makyaj yapmanın çoğu zaman aklına bile gelmemesinden anlaşılabiliyordu. Evren ise daha düzenli ve özenliydi. Ütülü kıyafetleri, Armağan’ın koklamaya doyamadığı parfümleri, fönlü ve yumuşacık saçlarıyla göz alıcıydı. Aralarındaki göze hitap edicilik farkı ikisi için de çoğu zaman önemsizdi. Birbirlerinin kendi istedikleri gibi olmaları önemliydi onlar için. Rekabetsiz bir beğeni duyabiliyor oluşları aradaki huzura katkı sağlıyordu.

Filmin yarısına gelmeden mısırları bitmişti. Filmin heyecan düzeyi ne kadar yüksekse mısırların bitme süresi de o kadar düşük oluyordu. Mısır tabağını yere koyup birbirlerine yaklaştılar. Evren, Armağan’a sarıldı. Armağan bu sefer de omuzundaki elle oynamaya başladı. Korku sahnelerinde elini gözlerinin önüne tutuyor ve araladığı parmaklarının arasından filmi izlemeye devam ediyordu. Evren bunu gördükçe gülüyor, korkmamasını sağlayacakmış gibi Armağan’ın kolunu sıvazlıyordu. Filmin bir yerinde baş roldeki kadın gittiğinde başına bir iş geleceği çok belli olan karanlık bir kulübeye gidiyordu. Armağan yine parmaklarının arasından izlediği kıza oraya gitmemesini söylüyordu.

“Gitme oraya işte! N’apcaksın? Şeytana okunmuş tokat mı atacaksın?”

Evren bu absürt fikre gülmeden edemedi. “Sen ne yapardın?” dedi Armağan . “Yani Şeytanla nasıl savaşabilirsin ki?”

“Çok ayıp.” derdim dedi Evren gülerek. “Terbiyesizlik bu yaptığınız”.

Birkaç gün önce gecenin karanlığında 5-6 tane köpek peşlerine takılmıştı. Belki de aynı yöne gitmeleri tesadüftü ama Armağan’a göre bu yaptıkları eşkiyalıktı. “Önümüzden de gitmiyorlar, havlayıp saldırmıyorlar da. Ama sırf tedirgin etmek için peşimizden geliyorlar” demişti. Sonra da köpeklere dönüp “Bu yaptığınız çok ayıp. Terbiyesizler!” diye serzenişte bulunmuştu.

Evren gülmesi geçince “Sen ne yapardın” diye sordu. “Sevgilimin İblis olduğunu ve onunla bile yaşayabildiğimi söylerdim” dedi gülerek. “Yeterince gözü korkar herhalde”.

Gece boyunca şeytanla savaşmak için absürt yollar önerdiler. Oy birliğiyle Evren’in geçen gün yaptığı betonsu kekle şeytanı zehirlemenin en iyi yol olduğuna karar verdiler. En azından şeytanın orada olduğunu bile bile o tekinsiz kulübeye girmekten iyiydi.

KADER

Ayaklarının altında duran bu yol, o adım attıkça hem geride kalıyor hem de olduğu gibi duruyordu. Ama alnına vuran bu rüzgar saçlarının arasından esip geçiyor, kim bilir nerelere varıyordu. Estiği her yerden kendine bir şeyler katıyor, geçtiği caddelere de kendinden bir şeyler bırakıyordu. “İlerlemek bunun gerektiriyor anlaşılan” diye düşündü. Bir yol gibi büsbütün ve kocaman olsan da, bir şeyleri geride bırakmayı göze alamadığında ilerlemiş olmazdı. Onun istediği rüzgar olmaktı. Özgürce ilerlemek, durdurulamaz olmak. Elbette bir rüzgarın da son bulduğu bir yer olurdu; ama o zamana kadar, enerjisi tamamen bitene kadar ilerlemekten vazgeçmezdi. Şu anki hayatı gibi olduğu yerde çürümezdi.

Onu tedirgin eden vazgeçmesi gerekenlerdi. Bunun için rüzgarın savurduğu yapraklar kadar değersiz şeylerden vazgeçmesi yeterli olmazdı. Eğer hayallerine koşacaksa mantığını, sorumluluklarını ardında bırakması gerekirdi. Belki birilerini kırması, bir şeyleri tamamen yıkması… Her gün yürüdüğü yollardan koşarak uzaklaşması, ardına bakmaması…

Tüm bunlar elbet yetersizdi. Hiçbir hayal kucağını açmış şekilde cesurlarını beklemezdi. Adım attıkça geride bıraktığı bu yol en azından tanıdık bir şefkat sunuyordu. Saçlarını dağıtarak ilerleyen rüzgarsa burada olduğunu unutmasına izin vermiyordu. Rüzgar olup esecekse bu hırsı taşımalı, her an uyanık olmalıydı.

İçindeki koşma isteği bu düşüncelerle sönüp yok oldu. Attığı her adımla evine, her zamanki yaşantısına dönüyordu. Zihnine kendi elleriyle duvarlar örmesine neden olan iki seçenekli düşüncesi bu akşam birkaç tuğla daha ekletmişti. Kendi yaratacağı çözümleri düşünmektense, tüm hayatı iki seçenekten sadece birine göre yaşayabilecekmiş gibi seçimler yapmaya devam ediyordu. Bir şeyleri gözden kaçırıyor olmasının yarattığı çaresizliğin elini kolunu bağlıyor olduğunu düşünüp derin bir iç çekti. “Kader” dedi sessizce. “Kader!”

3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et

Geri Dönüş

23:11

Yaklaşık yirmi dakikadır boş sayfanın başındaydı. Yazılabilecek bir kelime gelmiyordu aklına. Kâğıdın kenarlarını bile karalamamıştı. Bir çizgi, bir harf belki tekrar başlamasını sağlar diye düşünmüştü. Şimdiyse o bir çizginin bir felaket yaratacağından korkuyordu.

Bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti son yazısından beri. Hâlbuki son noktayı koyduğunda hemen sonraki gün tekrar başlayacağını düşünüyordu. Birçok kez hayallerinden vazgeçmesi gerektiğinden bırakmalıydı belki de artık boş kurguları. Fakat henüz farkında değildi.

Birkaç yıldır “yazmaya çalışıyordu” kendi deyimiyle. Başta sadece kafasındakilerden kurtulmak için yazıyordu. Zamanla sadece kendini rahatlatmak için değil yazmak istediği için yazmaya başladı. Ne kadar başarılı olduğuyla ilgilenmeden, anlatmak istediklerini anlatmak istediği şekilde anlatmak, kelimelerin düşünceleri kalıplara sokarak sınırlandırdığını düşünse de, ona özgürlük kadar ferahlık vermişti. Kanatları olup uçsa böyle hissederdi. Koca bir uçurumun kenarında alınan derin bir nefes gibi onu heyecanlandırmıştı. Zevkli olan her şey kısa sürmek zorunda mıydı?

Yazdıkları okunsun istiyordu; her insan gibi fark edilmek, anlaşılmak istiyordu. Fakat insanlar sadece anlamakla kalmıyordu. Yazdıklarında yaşanmışlıkları görüyorlardı, rahatsız oluyorlardı. Belki haklıydılar, okumamalıydılar. Ama yazmamasını tercih ediyorlardı. O uçsuz bucaksız uçurumunu bile ona dar ediyorlardı. İnsanlar kendilerini kontrol etmektense başkasını kısıtlamayı kolay buluyorlardı. Birine “Yapma!” demek, yapmamaktan daha cazip geliyordu onlara. Hâlbuki başkasına emirler vermek, başkasını bunaltmak hatta bunaltmakta ısrarcı olmak çok daha zordu ona göre. Birinin hayatındaki bir gölge olmak insanın kendine yakıştıramadığı bir konum olmalıydı. İnsanlar bu halleriyle gözüne acınası geliyordu.

Tek bir çizgi bile çizilmemiş olan kâğıt hala önündeydi. Sandalyesinden kalktı. Pencereyi açtı. Baharın henüz tam da ısınmamış hafif esintisi yüzüne çarptı. Arkasını döndü, odanın ortasındaki yumuşak halının üstünde yürüdü ve koridora çıktı. Karşı duvardaki düğmeye basıp banyoya girdi. Aynadaki görüntüsüne kısa bir bakıştan sonra soğuk suyu açtı ve yüzünü yıkadı. Islak elleriyle boynunu ve ensesini biraz ıslattı. Uzun süre kullanılan elektrikli aletler gibi ısınmış olan bedeni soğuk suyla biraz kendine geldi. Sadece ellerini kurulayıp banyodan çıktı. Odasına, boş kâğıdın başına geri döndü. Kalemi eline aldığında yeniden o rahatsız edici korkuyu hissetti. Artık kendinden başka kimsenin umurunda olmayan bu duyguyu yenmesinin zamanı gelmişti. Yine bir şeyler(!) yüzünden-ki kısıtlamaların asıl kendi zihninden kaynaklandığını düşündüğünden suçu dışa atmasının absürt bir şekilde komik olduğunu düşünüyordu- kendinden, hayallerinden vazgeçmesi kendini aciz hissettiriyordu ve bu acizlik hissi korkusundan çok daha rahatsız ediyordu.

Önce kağıdı değiştirmeyi düşündü. Sanki kağıt kozmik bir şekilde yazmasını engelliyordu. Sanki duygularının ve sonu gelmeyen felaket senaryoları yazan zihninin yazamamasında bir etkisi yokmuş gibi. Sonra bunun durumu inkarından ileri geldiğini ve bu inkara kapılıp kağıdını yenilemesinin kendini kandırmaktan başka bir işine yaramayacağını hatırlattı kendisine. Sol dirseğini masaya yaslayıp sol elinin avuç içine çenesini yasladı. Kalemi sıkıca kavrayıp kağıdın sol üst köşesine getirdi. Yazmaya başladı.

“Bir uçurumun kenarında nefes almak gibi…”

Balkonda Bir Akşamüstü

tumblr_n4ytkyzd4i1qhttpto4_500

-Noldu? Yüzün asılmış…

Tanıdığı en huzur kokan adama bakıp hafiften gülümsedi. Adam yaklaşık iki saattir bozulmuş olan fırını tamir etmeye çalışıyordu içeride. O işe girişince kadın da defterini kalemini alıp balkondaki masaya geçmişti.

Adam ince bellide iki bardak çay getirmişti. Bardakları masaya, defterin yanına koydu. Az ilerdeki sandalyeye yöneldi.

-İşin bitti mi, diye sordu kadın gülümseyerek.

Adam bu soruyla hınzırca gülümsedi sandalyeyi sürükleyerek getirirken. Sandalyeyi kadınınkinin hemen yanında bıraktı. Soruyu cevaplamadan önce oturup derin bir nefes alıp verdi ve sandalyesine iyice yayıldı. Bir kolunu kadının omzuna atıp saçlarını kokladı.

-Henüz bitmedi ama umut var gibi. Senin canın mı sıkıldı?

Okumaya devam et