Bir Günah Gibi Yaldızlı

Gecenin karanlığı içine doluyordu. Kötümser biri olarak görmezdi kendini; ancak yanındaki adamın gözlerindeki karanlığın farkındaydı. Bir geleceğin olmadığını anlamak için o karanlığın gün yüzüne çıkmasını beklemeye gerek yoktu.

Arabadan dışarı bakarken afamın camdaki yansımasına gözü takıldı. Gördüğü yüzdeki nefret sadece yanında oturan kadına yönelik olamazdı. Belki de adam kendinden nefret ediyordu. Kendisini yerli yersiz övmesi kendiyle, hayatıyla ve hayatındakilerle sürekli savaş vermesine bir tepkiydi.

Adama dönüp yavaşça yanağını okşadı. Kendinden bile ihtiyacı olan sevgi ve şefkati alamayan bu adam birini nasıl seveceğini bilebilir miydi? Annesinden azar yemiş bir çocuk gibi hırçın ancak sevilme beklentisindeydi. Yanağının okşanmasıyla yüzündeki nefret birazcık dinginleşti.

İçindeki ses kadına kaçmasını söylüyordu. “Uzaklaş cam kırıklarıyla dolu bu yoldan. Zaten ne kadar dayanabilirsin ki?”. Ama adam bir günah gibi yaldızlıydı. Onun için çabalamadan, yeterince canı yanmadan ışıltısından gözlerini alamayacaktı.Yine de biliyordu, ona ulaşabileceği bir yol yoktu. Ne kadar çabalarsa çabalasın sonu karanlığa varacaktı.

Gökyüzüne baktı. Gecenin karanlığı yıldızları da hapsetmişti. Derin bir nefes aldı onu boğan düşüncelerden kurtulmak için. Gecenin karanlığı yeniden içine dolmuştu.

Şeytanla Savaş

“Tamam mısın? Başlatıyorum?” Gözlerini kocaman açmış, onay bekliyordu. “İçecekleri de şöyle koyduk mu… Tamam başlat.”

Heyecanlı filmi başlattılar. “Ne izlesek?” diyerek on kadar filmin fragmanlarını izlemiş, tanıtım yazılarını okumuş, yaklaşık yarım saatin ardından sonunda bir korku filmi seçmişlerdi. Aslında tüm korku filmlerini birbirinin aynısı buluyorlardı, amma velakin durağanlığı sevdikleri için gündelik hayatta mahrum kaldıkları heyecan duygusunu bu şekilde risksiz ve dolaylı yoldan hissetmeyi seviyorlardı.

Sıcacık mısırlarını ve tepsiye konmuş meşrubatlarını ortalarına yerleştirdiler. Evren mısırları yakmadan patlatabildiğine her defasında seviniyordu. Neredeyse bu konuda yetenekli olduğu bile söylenebilirdi. Armağan da bir eliyle Evren’in saçlarıyla oynarken, diğer eliyle mısır yemekte çok iyiydi. Evren’in dalgalı saçlarını hiç rahat bırakası gelmiyordu. Evren halinden memnun gibiydi. Yeni fönlediği saçlarının bozulmasını bile dert etmiyordu, Armağan’ın yüzündeki huzurlu gülümsemeyi görmeye değerdi. Ayrıca hiçbir zaman fön çekmeyi sevmeyen Armağan’la eşitlikleri de bu şekilde sağlanmış oluyordu.

Armağan’ın çok güzel bir kadın olduğu söylenemezdi. Dağınık ve doğal yaşam tarzı çoğu zaman saçlarından ve yaygın güzellik algısının yarattığı görünmeyen ama hissedilebilen baskıya karşın makyaj yapmanın çoğu zaman aklına bile gelmemesinden anlaşılabiliyordu. Evren ise daha düzenli ve özenliydi. Ütülü kıyafetleri, Armağan’ın koklamaya doyamadığı parfümleri, fönlü ve yumuşacık saçlarıyla göz alıcıydı. Aralarındaki göze hitap edicilik farkı ikisi için de çoğu zaman önemsizdi. Birbirlerinin kendi istedikleri gibi olmaları önemliydi onlar için. Rekabetsiz bir beğeni duyabiliyor oluşları aradaki huzura katkı sağlıyordu.

Filmin yarısına gelmeden mısırları bitmişti. Filmin heyecan düzeyi ne kadar yüksekse mısırların bitme süresi de o kadar düşük oluyordu. Mısır tabağını yere koyup birbirlerine yaklaştılar. Evren, Armağan’a sarıldı. Armağan bu sefer de omuzundaki elle oynamaya başladı. Korku sahnelerinde elini gözlerinin önüne tutuyor ve araladığı parmaklarının arasından filmi izlemeye devam ediyordu. Evren bunu gördükçe gülüyor, korkmamasını sağlayacakmış gibi Armağan’ın kolunu sıvazlıyordu. Filmin bir yerinde baş roldeki kadın gittiğinde başına bir iş geleceği çok belli olan karanlık bir kulübeye gidiyordu. Armağan yine parmaklarının arasından izlediği kıza oraya gitmemesini söylüyordu.

“Gitme oraya işte! N’apcaksın? Şeytana okunmuş tokat mı atacaksın?”

Evren bu absürt fikre gülmeden edemedi. “Sen ne yapardın?” dedi Armağan . “Yani Şeytanla nasıl savaşabilirsin ki?”

“Çok ayıp.” derdim dedi Evren gülerek. “Terbiyesizlik bu yaptığınız”.

Birkaç gün önce gecenin karanlığında 5-6 tane köpek peşlerine takılmıştı. Belki de aynı yöne gitmeleri tesadüftü ama Armağan’a göre bu yaptıkları eşkiyalıktı. “Önümüzden de gitmiyorlar, havlayıp saldırmıyorlar da. Ama sırf tedirgin etmek için peşimizden geliyorlar” demişti. Sonra da köpeklere dönüp “Bu yaptığınız çok ayıp. Terbiyesizler!” diye serzenişte bulunmuştu.

Evren gülmesi geçince “Sen ne yapardın” diye sordu. “Sevgilimin İblis olduğunu ve onunla bile yaşayabildiğimi söylerdim” dedi gülerek. “Yeterince gözü korkar herhalde”.

Gece boyunca şeytanla savaşmak için absürt yollar önerdiler. Oy birliğiyle Evren’in geçen gün yaptığı betonsu kekle şeytanı zehirlemenin en iyi yol olduğuna karar verdiler. En azından şeytanın orada olduğunu bile bile o tekinsiz kulübeye girmekten iyiydi.

KUSURLU BEN

“Nasıl biri?”

“Bilmiyorum. Farklı diyebilirim. O kadar olması gerektiği kadar ki ne denebilir buna bilmiyorum. Kötü değil, kesinlikle olumsuz hiçbir sıfatı yakıştıramam. Ama iyi olduğunu düşündüm sıfatlar da onun yanında bir anlamsız, sönük kalıyor. Çok benziyoruz.” dedi. Kendi kusurlu benliğini düşündü. O kadar inanılmaz bulduğu birini benzettiği benliğine güldü. Benim gibi olan iyidir mantığıyla mı söylemişti? Belki de kendine benzemiyordu. Tekrar kendini düşündü. “Keşke kendimizi bu kadar derinden tanımasaydık.” diye geçirdi içinden.

Birini yeni tanıyorken o kişi kusursuz görünürdü gözüne. Yaptığı yanlışlar kadı kızında bile bulunacak nitelikteymiş gibi. Bu yanlışları görerek sevmeye devam ederdi. Zaman geçtikçe bu kadı kızı yanlışları gözünde büyümeye başlardı. Belki tahammülü gereğinden daha sınırlıydı. Belki de hayatında hiç yokluk çekmemiş bir zengin çocuğunun para harcaması gibi tahammülünü harcıyordu ve bu israfçı tavrın sonuçlarını yaşıyordu. Sonunda, yeterince tanıdığında hiç kimseyi sevemeyeceğine kanaat getirmişken onunla karşılaşmıştı. Sütten ağzı yandığından temkinli davranmakta kararlıydı. İçini ısıtan duyguların bir gün onu bırakıp gitme ihtimalini bir türlü aklından çıkaramıyor, kendini zamanın akışına bırakamıyordu. Hâlbuki ömrünce beklediği şeydi bu. Kendini olmayacak yerlere sürüklemeyecek bir akıntıya bırakmak istiyordu. Artık ince hesaplamalar gerektiren diken üstü ilişkilerden bıkmıştı. Hatta onları hiç sevmemişti. Ömrünce içinden geldiği gibi davranabileceği çünkü güvenebileceği ilişkiler kurmak istemişti. Birkaç arkadaşıyla da başarmıştı aslında. Ama romantik bir ilişkide bunun olamayacağına inanmaya başlamıştı. Onunla bu kalıbı yıkabilirdi. Eğer kendini biraz rahat bırakabilseydi. Kendine de güvenebilseydi…

Başkalarını derinden tanıdıkça soğumaya başlardı. Ama kendisi, başından beri tüm derinlikleriyle onunlaydı. Keşke kendini de bu kadar tanımasaydı. Her insan kusurluydu elbet, bunu kabul ediyordu. Ama insanların bazı yönlerini kendinden başkasına göstermemesi gerektiğini düşünürdü. Kusurlarını başkalarından saklardı, sadece kendi biliyorken kimseye zarar vermezdi bunlar. Ama keşke kendinden de saklayabilseydi.

Bir gün onunda olmazını görecekti. Yeterince vakit geçirirlerse bu kaçınılmazdı. Bu sefer bu olmaza göz yumabilecek miydi? Göz yumması gereken bir olmazı mı vardı ki? Olmazına rağmen değil de olmazıyla birlikte sevebilir miydi birini? İnsanlar nasıl aşıyordu bunu? Bu açıdan hiç değerlendirmiyorlar mıydı? Belki de bunun üzerine konuşmaktan kaçınıyorlar, böylece olmazın varlığını reddediyorlardı. Bunları düşündükçe kendini akışa bırakamayacağını biliyordu, kendini rahat hissedemiyordu. Ama düşünmemek elinde değildi. Ne zaman çok gülse, birazdan ağlayacağını düşünen birinden de bu beklenirdi. Daha gülüşünü bile doyasıya yaşayamayan biri, güvenmeyi nasıl becerebilirdi?

“Bana iyi geliyor” dedi. “Aslında olduğum kişiden memnun olduğumu, en doğrusunun bu olduğunu düşünürdüm. Ama ona güvendikçe değiştiğimi hissediyorum. Olduğum kişiden dahası varmış bende. Kapalı kapılar ardında sakladığım bir ben daha varmış gün ışığını bekleyen. Olmak istediğim kişiyi zaten içimde barındırıyormuşum da onunla yeni tanışmışım gibi hissediyorum. Sadece onu değil, kendimi de daha çok sevmeye başladım.”

Bir gün onun da “olmazını” görecekti. Ama bununla yaşamayı öğrenebileceğini biliyordu. Kendi olmazlarıyla yaşamayı öğrendiği gibi.

Distopya

'The Scream' by Jina Wallwork

The Scream by Jina Wallwork

Bir gün,

Bir şey olur dağlar yırtılır

İnsanlar birbirini görsün, saklanamasınlar gölgesine diye.

Gök yarılır, yutuverir zamanı.

Kısılır kalırız anın utancında.

Bir yüz daha görmeyelim,

Bir kez daha kızarmasın yüzümüz diye

Gözlerimiz görmez, kulaklarımız işitmez oluverir.

Yeryüzü çatlar, parçalanır

İnsanın gamsızlığını görünce.

Yardım dileyen diller yardım çığlıklarını duymaz,

Yardım uzatan eller misliyle bekler olur.

Bir gün,

Bir şey olur

Bütün distopyalar gerçek olur.

Hiçbir şey olmaz oluverir.

3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et

-Masada Kalan İçin-

Bu yazıya bir hitap ile başlamayı istemiştim. Fakat aklıma gelen her türlü hitabın sevimsiz ve samimiyetsiz oluşu ne kadar klişe biri olduğum gerçeğini yüzüme vurdu. Hemen kaderimi kabullenip en yakınıma koştum. Her türlü bunaltmama maruz kalan en yakınım “başa gelen çekilir” diyerek sızlanmadan yardımcı olmaya çalıştı. Ama aklıma gelmeyen başıma geldi. En yakınım bana diğer yarım kadar benziyordu ve o da olabilecek hitapları yeterli bulmuyordu. Bu yüzden hitap etmem gereken bölümü geçip doğrudan yazma serüvenim (?) ile ilgili konuşmak istiyorum.

2015 yılının Ağustos’unda bir arkadaşımın iteklemesiyle blogumu açtım ve yazmaya başladım. Önceleri düşünce yazıları yazarken “ya bir de onu deneyim” diyerek öykü yazmaya da başladım. Kendimi daha iyi ifade ettiğimi fark ettim. Bu süreçte beyinsapi.wordpress.com ‘da yazan Şafak Kaba ile tanıştım. Blogunda paylaşması sayesinde yazdığı romanları okuma şansını edindim. Ve kıskandım. Bana da öğret, dedim. Öğreteceksin, dedim. Ben de yazacağım, dedim. Israr ettim. Kabul ettirdim. Netice olarak ortaklaşa bir işe giriştik ve iki yazarlı bir roman yazmaya karar verdik. Yazdığımız ilk bölümü bir önceki yazımda paylaştım. Umuyoruz ki ilerledikçe paylaşmaya devam edeceğiz. Benim ilk roman denemem olduğu için ekstra bir anlamı var ve yorumlarınızın bana katkı sağlayacağını düşünüyorum.

(Bundan sonrası teşekkür)

Öncelikle taciz derecesindeki ısrarlarıma dayanamayıp bu işe girişmeyi teklif eden Şafak’a çok teşekkür ederim. Eminim ondan öğreneceğim daha çok şey var. Sonrasında da zorla okuttuğum arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sonraki bölümleri de gözlerinden kaçarsa, okuyamadık diye üzülürlerse diye onlara zorla okutmaya devam edeceğim. Ve son olarak bana her an desteğe açık olan, derdimi derdi bilen insana teşekkür ederim. Eminim ondan ilham ve enerji almaya devam edeceğim.

MASADA KALAN

12

BÖLÜM – 1

(GÜLMEK İÇİN YARATILMIŞ)

HAZİRAN

Her zaman ki gibi yine kalmıştık birbirimize. Sanki siyah – beyaz bir film içerisinde sıkışıp kalmış, ara – sıra hayatlarımıza bir renk cümbüşü girmekte ve kartuşu biten bir fotokopi makinesi gibi siyah ve beyaza geri dönmekteydik. Biz hep dermanı birbirimizde arardık. Birbirimize kurduğumuz kelimeler, ellerimizin birbiri omuzlarımıza değişi ve “geçer” dememizde bulmuştuk dermanı. Yine yürüyorduk. Her zaman ki gibi hiç şaşmayan alışkanlığımız, sürekli oturduğumuz yere gidiyorduk. Uzun bir aradan sonra…

Arnavut kaldırımlı sokaklar, insan kalabalıkları. Sokakların iki yanları da tahta ve deri masalı koltuklar ve masalarla kaplı Cafe – Bar tarzı mekânlarla sarılıydı. Muhteşem kız ve standart erkek. Görenler bize güler miydi? Düşündüm de uzun zamandır insanları gülerken görmemiştim. Ya da kendim gülmediğimden bu gülme bu gülmemek ile suçladığım insanları hiç gülerken fark etmemiştim. Ayağımda uzun demir katılmış postallarım, siyah kot pantolonum, siyah t-shirt’üm, üzerine ceket gibi giydiğim siyah gömleğim ve ince siyah hırkam vardı. Eylül’ün her zaman lakabımla seslenmesine neden olan kasketimi de takmıştım. Ben o’nun “Kasketlim” dediği standart erkek, o benim için “Deli Doktorum” dediğim muhteşem kızdı. Dostluğumuz kimselerin erişemeyeceği kadar derin bir felsefeye sahipti. Okumaya devam et