MASADA KALAN

12

BÖLÜM – 1

(GÜLMEK İÇİN YARATILMIŞ)

HAZİRAN

Her zaman ki gibi yine kalmıştık birbirimize. Sanki siyah – beyaz bir film içerisinde sıkışıp kalmış, ara – sıra hayatlarımıza bir renk cümbüşü girmekte ve kartuşu biten bir fotokopi makinesi gibi siyah ve beyaza geri dönmekteydik. Biz hep dermanı birbirimizde arardık. Birbirimize kurduğumuz kelimeler, ellerimizin birbiri omuzlarımıza değişi ve “geçer” dememizde bulmuştuk dermanı. Yine yürüyorduk. Her zaman ki gibi hiç şaşmayan alışkanlığımız, sürekli oturduğumuz yere gidiyorduk. Uzun bir aradan sonra…

Arnavut kaldırımlı sokaklar, insan kalabalıkları. Sokakların iki yanları da tahta ve deri masalı koltuklar ve masalarla kaplı Cafe – Bar tarzı mekânlarla sarılıydı. Muhteşem kız ve standart erkek. Görenler bize güler miydi? Düşündüm de uzun zamandır insanları gülerken görmemiştim. Ya da kendim gülmediğimden bu gülme bu gülmemek ile suçladığım insanları hiç gülerken fark etmemiştim. Ayağımda uzun demir katılmış postallarım, siyah kot pantolonum, siyah t-shirt’üm, üzerine ceket gibi giydiğim siyah gömleğim ve ince siyah hırkam vardı. Eylül’ün her zaman lakabımla seslenmesine neden olan kasketimi de takmıştım. Ben o’nun “Kasketlim” dediği standart erkek, o benim için “Deli Doktorum” dediğim muhteşem kızdı. Dostluğumuz kimselerin erişemeyeceği kadar derin bir felsefeye sahipti.

Her zaman ki gibi yoğun kalabalığın içinden geçerek üç caddenin birleşimindeki mekânın yarı açık alanına girdik. Tahta masaların üzerine günün son ışıkları düşmekteydi. Her zaman ki masamıza oturduk. Ben hırkamı çıkarak tahta sandalyemin omuz bölümüne astım. O da kimseye aldırış etmeden taşıdığı okul çantasını astı ve bana bakarak gülümsedi. “Uzun zaman olmuştu” dedi. Gözlerimi hafif devirerek başımı salladım. Konuşmaya bile gücüm yok gibiydi.

Oturduğumuz masanın yanındaki masada her geldiğimizde görmeye alışık olduğumuz şapkalı adam telefonu ile oynuyordu. Masasında bir not defteri, bir kitap, sigara paketi, paketin üzerinde turuncu çakmağı ve yarısına geldiği birası duruyordu. Arkamızdaki masada bir Üniversite öğrencisi topluluğu bulunmaktaydı. Büyük ihtimalle sanat bölümü okuyorlardı. Sürrealizm ve Kübizm üzerine tartışıyorlardı. Sarı saçlı kız Dali’yi övüyor, karşısındaki uzun sakallı genç ise Metzinger savunuculuğuna farklı bir boyut kazandırmaya çalışıyordu.

Tamamen hazırlandığımızda birbirimize baktık. Eylül sigarayı yeni bırakmıştı. Bense bırakmaya çalışıyordum fakat bahanem dünden hazır gibi her seferinde aynı şeyi söylüyordum “Sinirli oluyorum”. Tepemizdeki minik hoparlörden “B.B. King’in – The Thrill Is Gone” şarkısı yükseliyordu. Bu şarkıyı her duyduğumda içimde bir ruh bilinmez bir motorun üzerine atlayıp uzak diyarlara yolculuk ediyordu.

Garson kız masaya yanaştı. Saçının bir tarafı kazınmış, burnunda çivi şeklinde bir piercing vardı. Bana gülümseyerek baktı. “Her zamankinden mi?” dedi. Dudaklarıma nedenini bilmediğim bir gülümseme oturmuştu. “Evet” dedim. Eylül’de “bana da aynısından” dedi. Kız “hemen getiriyorum” diyerek gitti. B.B. King müziği sona yaklaşmaktaydı. Ve Eylül’de ben de bölmek istemiyormuşuz gibi sustuk. Sanki ikimizde bu büyük sanatçıya saygıda kusur etmek istemiyorduk. Ama biliyordum. Aslında nereden başlayacağımızı bilmiyorduk. Nereden başlasak elimizde kalacak gibi hissediyorduk.

Sonunda sessizliği o bozdu. “Nasıl oldu” dedi. “Bilmem, oldu” diye cevap verdim. Yine terk edilmiştim. Bu defa aldatılmıştım. Hem de fena…

Toprak yükselti gözümde büyüyor. Kırmızı minibüsün içerisinde annem, babam ve yeni doğmuş kız kardeşim bir yolculuğa çıkmak için hazırlanıyor. Ne kadar süre göremeyeceğim. Küçük bedenim böyle bir vedaya hazır değil gibi titriyor. Kayışlı pantolonumla kendimi dönemin yıldızı “Memoli” gibi hissediyorum. Saçlarım inek yalamış gibi geriye taranmış. O zamanlar kızılım. Kızıl saçlarım sonrasında nasıl siyaha dönecek? Bilmiyorum. Hayatımdaki karanlıkların artışının ilk temsili gibi saçlarım kararacak sanırım. Annem minibüsten iniyor. Yanıma yaklaşıyor. Saçlarımı okşayıp yanaklarımdan öpüyor. “Hemen geleceğiz” diyor. Ama ben biliyorum. Dönmeyecekler. Dönecek olsalar bavulları ile yola çıkmazlar. Yine de mutluyum. Çünkü gelirken annem bana hep sakız getirir. Babam “sakızı kızlar çiğner, sen kız mısın?” diye kızar bana. Ben aldırmam. En çok çileklileri severim. Şekerli, şekerli. Bir de elma şekeri. Annem hiç sektirmez, hep getirir.

Arkasını dönüp minibüse gidiyor. Babamın suratında ciddi bir yüz ifadesi var. Sanki bana, beni öldürecek gibi bakıyor. Belki de benden korkuyor. Kumarhanede çalışıyordu, belki o yüzdendir diyorum. Ben polis olmak ve suçluları yakalamak istiyorum. Ailemizinse polislerle pekte iyi ilişkisi yok. Babamın o güne kadar gözaltına alınış kaydı bile yok ama vücudundaki yara izlerinin nerede yapıldığını biliyorum. Polislerin işkence evlerinde. Büyükbabam, amcam. Darbe dönemlerinde içeride yatmış, işkenceler görmüş, ben polis olmak isteyerek onlara ve bütün aileme ihanet ediyorum. Ama “Memoli” çok yakışıklı. Bütün kızlar o’na hasta. Ben de o’nun gibi olmak, çok sevilmek istiyorum. Ve polis olacaksam, babamı da tutuklamam gerek. Çünkü kumar oynatıyor. “Bence babam bundan korkuyor” diyorum içimden. Korkak adam…

Kırmızı minibüsün motoru çalışıyor. Korkudan silkeleniyorum, yanımdaki babaannemin elini tutuyorum. Tekerlekler dönüyor. Minibüs toprak yükseltiden geri – geri kayıyor. Gidiyorlar. Ben arkama dönüp tahta eve koşuyorum. Beton merdivenler, çakıla katılmış beton avlu, ardından siyah demir kapı. Yine merdivenleri çıkıp iç kapıya yanaşıyorum, kapıda kara lastiklerimi çıkarıyorum. Uzun tahta koridordan geçiyorum. Sola dönüp dedemin odasından balkona çıkıyorum. Köyün çıkışana doğru giden kırmızı minibüse el sallıyorum. “Beni de alın” demek istiyorum. Ben küçüğüm, sesimi buradan duyamazlar biliyorum. Ağlamamam gerek “babam erkekler ağlamaz” diyor. Ağladığım zaman kızıyor. Babaannemin elini saçlarımda hissediyorum. Başımı okşuyor…

“Biliyorsun, ben demiseksüelim. Yani duygusal bir çekim hissetmeden farklı türlü bir yaklaşım benlik bir durum değil. O’na da bu yetmedi. Gidip başka biri ile birlikte olmuş. Dayanamayıp vicdan azabı çektiğini ve bunu bana söylemesi gerektiğini yoksa dayanamayacağını söyledi. Ben de ne kadar geniş mezhepli olsam da o kadar olamam. Sevgilimin ya da birlikte olduğum kızın diyelim çünkü böyle bir insana sevgilim bile demek istemiyorum. Başka biri ile cinsel bir birliktelik yaşamasından sonra o’nun ile birlikte olmaya razı gelemem. Aslında aldatan o terk eden benim. Bir açıdan bakarsan terk edilen de benim. Belki duygusal bir terk ediş değil, belki bunu bir ihtiyaç gibi görüyor. Çoğu insan öyle görüyor artık. Ama ben göremem. Bu benim için hazır olunacak, duygusal yönden hazırlanılması gereken ve hazır hissedince gerçekleşmesi gereken bir şey. Beni bekleyemedi. Benim için her şey bitti. O’nun için çoktan bitmişti zaten de benim için şimdi bitti” dedim.

Eylül gözlerime bakıyordu. Sanırım anlattıklarımın bir kısmına o da katılıyordu. Cinsellik çoğu insan için bir ihtiyaçtı, belki bunu o da böyle görüyordu ama biliyordum ki o benim görüşlerime her zaman saygı duyar. Benim kararlarımı ve isteklerimi yargılamaz. Sadece yorumlar. “Neyse sanki bu ilk terk edilişim mi ki?” dedim. Umursamaz gibi davranıyordum. Eylül susup dinliyor, sanki patlamamı, yağmur gibi yağmamı falan bekliyordu. Bir insanın böyle bir şeyi rahatça anlatması. Hele bu insanın benim gibi sinirlerine zar – zor hakim olan birinin olması sanırım o’nu şaşırtmıştı. Garson kız elinde kahverengiye çalan şişelerle geldi. Şişeleri masaya bıraktı ve “başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu. “Biraz da çerez getirir misiniz lütfen?” dedim. “Hemen” diyerek uzaklaştı.

Eylül konuşmaya tövbe etmiş gibi hala yüzüme bakıyordu. Biraz utanıyordum. İnsan aldatılmaktan utanmamalı. Aldatan aldatmaktan utanmalı. Ama ben utanıyordum. Tıpkı ilk terk edilişimde utandığım gibi utanıyordum. Cebimdeki sigara paketini ve çakmağı çıkardım. Paketin içinden bir dal çekip dudaklarımın arasına koydum ve sol elimle, sağ elimde duran çakmağı rüzgâra karşı siper ederek yaktım. Derin bir nefes çektim.

“Sonunda öleceğim biliyorsun değil mi?” dedim. İnsanların beni yargılamasından bıkmıştım. Yaptığım işle, okuduğum bölümle, yaşadığım ilişkiler ve olduğum insanla yargılanıyordum. Sevişmemek ile bile yargılanıyordum. Benim için duygusuz bir cinsel birleşme tecavüzden farksızdı ve ben bunu yaşamak istemiyordum. Eylül beni anlıyordu. Eylül beni dinliyordu. Eylül beni yargılamayan tek insandı. Ama o bile bazen çok saçma düşündüğümü ama bu saçmalığımda bile kendimce haklı olduğumu söylerdi. Masada duran şişeyi tam ortasından kavradım ve büyük bir yudum aldım. İlk defa ne zaman içtiğimi hatırlamaya çalıştım. Bu lezzete çok alışıktım. Uzun zamandır düzenli olarak içiyordum. Oysa ilk içişimde alkolün tadını hiç sevmemiştim.

Büyükbabam önündeki masada turşusu, beyan peyniri ve süt rengini andıran bir içecek ile koltukta oturuyordu. Yanında da su olduğuna kanaat getirdiğim bir bardakta şeffaf bir sıvı vardı. Kapının eşiğinde durmuş o’nu izliyordum. Bardaktan aldığı minik yudumlarda biraz yüzü ekşiyordu. “O ne” diye sordum. Büyükbabam “bu torunum… Aslan sütü” diye cevap verdi. Çocuksu saf halimle “aslanların sütü mü olur?” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Hatice Hanım, bir çay kaşığı getir hele” diye bağırmıştı mutfakta olan babaanneme. Babaannem az sonra çay kaşığı ile birlikte salonun kapısından girmişti. Büyükbabam çay kaşığını o beyaz sıvıya daldırıp ağızıma götürmüştü. Boğazım yanmıştı ve öksürmüştüm. “Ne oldu beğenmedin mi?” demişti. Ben de “acı” demiştim. Hem babaannem, hem de büyükbabam gülmüştü. Sonra da “hadi bakalım Hatice Hanım, delikanlıyı yatır da gel” demişti. Ben de uslu bir çocuk olmaya çalışır gibi koşarak salonun karşısında babamın odasına koşmuştum. O oda çocukluğundan beri babamın odasıydı. Başka kimse o odada yatamazdı. Benim dışımda.

Babaannem beni yatırırken “babaanne, annemle – babam ne zaman dönecekler, kardeşimi de özledim ben” demiştim. Sanırım ilk içkim beni duygusallaştırmıştı. Çünkü gittikleri zamandan o zamana kadar tam bir ay geçmişti ve hiç sormamıştım. Bu terk ediliş benim hayatımın ilk terk edilişiydi ve tam dört yıl sürecekti. Küçücük bir çocuktum ve çocukluktan kurtulmak zorundaydım. Çocukluğumu yaşamadan büyümek zorunda kalacaktım. Çünkü insanın annesi ve babası yanında olmayınca, diğer insanlar ne kadar üzerine titrese ve ne kadar yanında olsa da küçük kalamıyor küçük bedenler.

Bir daha asla ağızıma sakız sürmeyecektim, elma şekeri asla tatlı olmayacaktı. Sakız uzatanlara hala “çiğnerken fark etmeden yutuyorum” diyecektim. O yüzden çiğnemeyecektim. Nedenini kimse bilmeyecekti. Ama bu aslan sütü ve türevleri beni hatırlamaya itiyordu. Ve asla kopamayacaktım. Eylül gözlerime bakıyordu. Bitirmemi, tamamlamamı istiyordu. Benimse anlatacak gücüm yoktu. O benim ilk ne zaman terk edildiğimi biliyordu. Neden sakız çiğnemediğimi biliyordu. Ve neden elma şekeri yemediğimi de biliyordu. En çokta neden içtiğimi biliyordu. Bense anlatacak çok şeyim varken susuyordum.

Sevgi, aşk, bağlılık. Bunlar artık sevişmekle eşdeğer olmuştu. Oysa aşk, seks değildi. Ben bunun kanıtlanması için uğraşmıyor, bunu yaşıyordum. Bir kadınla hiç sevişmemiştim. Daha önce bir kadını arzulamamıştım. Yani cinsel anlamda. Hatta arzulamaya ihtiyaçta duymamıştım. Çünkü her şey gibi bu da duygusal olmalıydı. Aşk duygusaldı, sevgi duygusaldı, bağlılık duygusaldı ama seks ihtiyaç olarak anlatılıyordu. Sekste duygusal olmalıydı.

“Sen ilk ne zaman terk edilmiştin?” dedim…

EYLÜL

“İlk mi? Hiç terk edilmedim ki!” dedim ukalalığa yakın bir tavırla. Bunu övünürcesine söylemem beni bile irite etmişti. Hâlbuki yalana çok yakındı.

Lise sondayım. Dershanede bir coğrafya dersinin başlaması için hocayı bekliyoruz. Düşmek üzere olan gözyaşımı akıtmamak için orta çaplı bir savaş veriyorum kendimce. İlk gözyaşı yanaklarıma kavuşmayı başardığında mağlubiyetimi kabulleniyorum. Kendimi daha fazla tutamayacağımı anlıyorum. Sınıftan ağlayarak çıkarken arkadaşlarımın da peşimden geldiğini fark edebiliyorum. Bir lise klasiğine adımı yazdırarak tuvalette ağlamama devam ediyorum. Kapıya vuran dostumun korkmuş olarak “Hadi gel, konuşalım.” demesiyle çıkıp boynuna sarılıyorum. “Babam bugün gidiyormuş.” diyebiliyorum hıçkırıklarımın arasından. Boşanmışlardı, bu mantıklı bulduğum bir karardı. Ama evden ayrılma kısmını niyeyse hiç hesaba katmamıştım. Bir evlat, bir kardeş evden ayrılabilir, bu doğal bir gidişattır. Hatta bir eş de evden ayrılabilir eğer artık birlikte yaşamaya dair bir istek kalmadıysa arada. Ama bir anne, bir baba ayrılamaz. Bir evi ev yapan onlardır. O gün ne olmuştu, nasıl öğrenmiştim akşam eve vardığında babamın gitmiş olacağını hatırlamıyorum. Bilinçdışım kötü anıları zımparalayarak yine muhteşem bir şekilde koruyor beni.

Bunu bir terk ediliş olarak sayabilirdim. Ama bunu benim terk edilişim olarak görmem çok bencil olurdu. Üstelik üstüme alınmam benim için biraz ağır bir hale getirebilirdi olayı.

“Ortada bir terk etme eylemi varsa bil ki öznesi benimdir.” dedim ukalalığımı devam ettirerek. Züppece tavrım kendini mağdur edilmiş hisseden dostumu biraz olsun gülümsetmişti.

“Bay X’i biliyorsun.” dedim. Bazı insanların adı iyi-kötü demeden bütün anılara bulaşıyordu sanki. Bilince hücum eden anılar rahatsız edici olmaya başlayınca o insanın sadece siluetinden uzaklaşmanın işe yaramadığını düşünmeye başladım. Adını anmamak da bir miktar etkiye sahipti. Adını anmadan bir insandan bahsetmek lazım geldiğinde yeni bir ad arardım önceleri. Hakarete varan sıfatlardan başlardım önce. Ama “abartma” diyerek daha nötr isimlere kayardım. Bay X oldukça klasik, hak ettiği kadar özensiz ve soğuktu. “Daha doğrusu ayrıldıktan sonra onun yaptığı şeyi. Onu terk edişimi anlatmadım sanırım.”

“O dibine kadar hak etmiş.” dedi Haziran ben daha hikâyeme başlamadan. “Sevmediği, yaptığı şeyden belli.” dedi sinirle.

“Bilmem, seviyordu sanırım. Belki de beni ondan daha çok kimse sevmedi. Etrafında tutunabildiği, içini açabildiği bir ben vardım. Beni kaybetmemek için bu kadar çirkinleşeceğini hiç düşünemezdim.” Dedim. Beni kaybetmemek için… Böyle bir nedene bağlayınca biraz daha az acıtıyordu. Yine de haklı çıkarmıyor, bir türlü affetmeye yetmiyordu.

“Neden terk ettin madem?” dedi Haziran. Sonunda yine benim haklı çıkacağıma inandığı meraksızlığından belliydi.

“Tüketiyordu beni. Etrafında sadece ben olayım istiyordu. Sadece seveyim ve ilgileneyim istiyordu. Onun her şeyini dinleyim, onu teselli edeyim.” Dedim. “Herkes bunu istemez mi?” dedi Haziran yakınmama şaşırarak. “Evet, herkes ister. Ben de dahil. Ama o, buna sadece kendisinin ihtiyacı var gibi davranıyordu. Hani bir şarkı vardı…” dedim gülerek. “Senin derdin dert midir benim derdim yanında, kimselerde gördün mü böyle dert hayatında…” Ben şarkı söylerken Haziran müzik kulağımın bu kadar kötü oluşuna lanet ediyordu. “Bir şarkıya girmekte neden bu kadar inatçısın?” dedi yılgın bir gülüşle. Gülmenin bu kadar yakıştığı bir insan nasıl böyle depresif olur ki. Bay X de depresifti. Onun gülüşünü hatırlayamıyorum. Ama ağlayışı dün gibi aklımda.

Artık ayrılmak istiyorum kararlıyım. Bir gün sonrası doğum günüm ama önemli değil, bu iş artık bitmeli. Ona da dün gece telefonda söyledim. Yapma, dedi defalarca. Ama bana iyi gelmiyor bu ilişki, gerçekten fark edebiliyorum artık. Seviyoruz sevmesine ama sevmekle her sorun çözülmüyor. Kötü zamanlar geçiyorum, bana destek olsun istiyorum. Oysa kendine dert edindikleriyle meşgul ve benimde onlarla meşgul olmamı bekliyor. Tükendiğimi hissediyorum günden güne. Artık bir son vermeli. Olması gerektiği gibi olmalı, iyice birbirimizden nefret etmeden, birbirimizi üzmeden bitirmeli. Durakta bekliyorum. Dolmuş geliyor. Aşağıya adımını atar atmaz sendeliyor. Hızla gidip koluna giriyorum. Alkol kokusunu rahatlıkla alabiliyorum. “Birazcık içtik.” diyor. Bilmem ki lise üniformasıyla nerde içmelerine izin vermişler. “Bu son mu?” diyor. “Gel.” diyorum “Bir yere oturalım önce.” İlerideki parka yürürken şapşallığına gülüyorum. Banka oturunca ağlamaya başlıyor. Beni tüketse de onu seviyorum, böyle görmekten de buna neden olmaktan da nefret ediyorum. Çantasını açıyor. İçinden koca bir poşet çıkartıyor çekiştirerek. “Doğum gününde veremeyeceğim, şimdi vereyim.” diyor. “Gel hadi seni evine bırakayım. Bugün güzelce dinlen, kendine gel. Yarın verirsin olur mu?” diyorum. “Görüşecek misin ki benle?” diyor çocukça. Gülümseyerek kafamı sallıyorum.

Keşke o gün, o parkta bitseydi. Sonrasında üç ay boyunca her gün kavga ediyoruz nerdeyse. Her gün aynı konular ısıtılıp önüme konuluyor. Ayrılmak isteyince gözümün önündeki sorunların yok olduğuna inandırmaya çalışıyor. Kendimden şüphe ediyorum. Acaba ben mi büyütüyorum? Her gün… Dayanamıyorum, bir gün tüm kinimi kusuyorum. Eylül, kötü biri oluyor. İyiliğe karşılık vermeyi çok da önemsemeyen Bay X kötülüğü karşılıksız bırakmamaya karar veriyor. Eylül cezalandırılmalı.

“Aslında bir tane daha var ama kim kimi terk etti, kim ayrıldı çok da anlayamadım.” dedim gülerek. “O nasıl oluyor kızım. Sen olayda yok muydun? Sana sonradan mı haber verdiler?” dedi Haziran. Dalga geçebildiğine göre iyi gidiyorduk.

“Ayrılma konuşmamızdan sonra benim düşündüğüm ile onun düşündüğü aynı değilmiş anlaşılan. Şöyle ki; ilişkimizin eskisi gibi olmadığını fark etmiştim. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Bir müddet değişen bir şeyin olmadığını savundu. Ben ısrar edince o da bunun farkında olduğunu söyledi. Artık duyguların bittiyse şu an bitirelim, tatsızlaşmasın, dedim. O da kabul etti. Sorun şu ki; öneriyi ben sunduğum için ben bitirdim olarak düşünüyordum, her ne kadar soranlara öyle karar verdik desem de. Bir süre sonra onunla tekrar karşılaştığımızda ise onun ilişkimizi kendisinin bitirdiğini düşündüğünü fark ettim.”. Olaydaki saçmalık, her hatırlayışımda kafamı karıştırıyor ve beni güldürüyordu. Haziran’ın da kafası karıştığı belli oluyordu. “Tavuk-yumurta sorunsalına rakipsiniz.” dedi en sonunda gülerek…

ŞAFAK KABA – NİHAL GÜMÜLCİNE

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s