Hüzün Ertesi

salıncak

“Bugünlük yeter!”

Saatlerdir oturduğu sandalyede uzun uzun, yavaşça gerindi. Sırtının kütürdemesi, ağrımış kemiklerinin yumuşacık sandalyeye değmesi hem ne kadar yorulduğunu hatırlatıyor hem de artık dinlenebilecek olmanın huzurunu hissettiriyordu. Derin bir nefesle esnedi. Gerilmiş kasları yavaşça rahatladı ve sandalyeye-yere düşmüş muhallebi gibi- yayıldı. Yaklaşık otuz saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra etrafa bakınmaya başladı. Etraf çok dağılmıştı. Sonra toplarım düşüncesiyle yaklaşık iki haftadır odasında hiçbir şeyi yerli yerine koymamıştı.

Oturduğu yerden kalktı. Yatağının üstündeki çamaşırlardan kirli olanları ayırıp kapının yanına doğru attı. Temiz olanları –belki bir daha giyilebilir olanları- dürdü. Hepsini dürdükten sonra dolabına yerleştirdi. Etraftaki kitapları toparladı. Karaladığı, artık gereksiz olan kağıtları toplayıp çöpe attı. Kirlileri çamaşır sepetine götürdü. Odasına geri dönüp yatağını topladı. Hazır düzenlemeye başlamışken anılarına da bir göz atmak istedi.

Bir küçük kutuya sıkıştırmıştı anılarını. Günlükleri, karalamaları, çocukluğundan kalma birkaç toka, en sevdiği sinemalardan biletleri… Hatta küçücük bir masa saati bile vardı kutuda. Günlüğünü açtı, son sayfasına baktı. En son beş-altı ay öncesinde yazmıştı.

“Hüzünden kaçmak boşa galiba. Ne yaparsan yap, nerede olursan ol çat kapı çıkıp gelen yüzsüz bir misafir gibi gelip kurulabiliyor ruhunun ortasına. Ama kahretmiyor beni bu hüzün. Kasırgaların kopması gibi değil, baharda yağmur yağarken denizin hafif soğuyup hafif çalkalanması gibi. Bir boşluktan geliyor, hiçliğimden güç alıyor. Bu hiçlik beni boğmuyor. Uzay boşluğunda savrulup duran bir astronot gibi özgür fakat iradesiz bırakıyor. Çabalayamıyorum bile artık. Ne yapsam bu hüzünden kaçamıyorum zaten. Bekliyorum sadece, acaba ne zaman son bulacak diye.”

Bu yazdıklarını anımsıyordu. Ama o gün ne olmuştu da bunları yazmıştı hatırlayamadı. Muhtemelen o günü özel yapan bir şey yoktu. O sıralar günler birbirinin aynısıydı. Sonsuz bir döngüye girmiş gibiydi. Yapabileceği bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Ama yine de bu hüznün bir gün son bulacağına inanıyordu. İllaki bir yerde son bulacaktı bu savrulma.

Öyle de olmuştu. Kendi boşluğunda sessizce savrulan bir adamla tanışmıştı. Adam, onu kurtarmamıştı. O da adamı kurtarmamıştı. Birbirlerine ellerini uzatmışlardı özgürce. Sonra gökyüzünü maviye boyamışlardı birlikte. Gökkuşağından bir yol yapmışlardı yeryüzüne inmek için.

Hüzünlü zamanlarını hatırlamanın onu mutlu edeceğini düşünmezdi hiç. Artık geçtiği için mutlu oldu. Ona göğünü, kuşağını hatırlatan adamı tanıdığı için mutlu oldu. Adam yoktan var etmemişti bir şeyleri ama ona kendini hatırlatmıştı. Hala sevebildiğini göstermişti. Parkta unutulmuş bir çocuk gibi içi buruk, sallanırken salıncağında adam ona oyun arkadaşı olmuştu.

Günlüğünü yerine yerleştirdi. İçindeki özlem iyice belli etmeye başlamıştı kendini. Bir şarkı mırıldanıp hafiften sallanarak telefonunu aldı masadan. Birkaç küçük dokunuş, biraz bekleyişten sonra heyecanlı bir ses yükseldi telefondan.

“Alo!”

Reklamlar

Hüzün Ertesi” üzerine 4 yorum

  1. kazım tuğrul dedi ki:

    “Gökyüzü hep yalnızlığı anımsatır bana.” demişti kadın. Kendi boşluğunda kavrulan yalnız bir gökyüzüydüm belkide. Ta ki kadın kanatlarını açıp maviliğimde özgürce süzülene kadar. O günden beri gökyüzü huzurdur, umuttur, özgürlüktür, gelecektir. Emeğine, yüreğine sağlık. Umut verici bir hikayeydi. Yenilerini sabırsızlıkla bekliyoruz.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s