3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et

Reklamlar

Geri Dönüş

23:11

Yaklaşık yirmi dakikadır boş sayfanın başındaydı. Yazılabilecek bir kelime gelmiyordu aklına. Kâğıdın kenarlarını bile karalamamıştı. Bir çizgi, bir harf belki tekrar başlamasını sağlar diye düşünmüştü. Şimdiyse o bir çizginin bir felaket yaratacağından korkuyordu.

Bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti son yazısından beri. Hâlbuki son noktayı koyduğunda hemen sonraki gün tekrar başlayacağını düşünüyordu. Birçok kez hayallerinden vazgeçmesi gerektiğinden bırakmalıydı belki de artık boş kurguları. Fakat henüz farkında değildi.

Birkaç yıldır “yazmaya çalışıyordu” kendi deyimiyle. Başta sadece kafasındakilerden kurtulmak için yazıyordu. Zamanla sadece kendini rahatlatmak için değil yazmak istediği için yazmaya başladı. Ne kadar başarılı olduğuyla ilgilenmeden, anlatmak istediklerini anlatmak istediği şekilde anlatmak, kelimelerin düşünceleri kalıplara sokarak sınırlandırdığını düşünse de, ona özgürlük kadar ferahlık vermişti. Kanatları olup uçsa böyle hissederdi. Koca bir uçurumun kenarında alınan derin bir nefes gibi onu heyecanlandırmıştı. Zevkli olan her şey kısa sürmek zorunda mıydı?

Yazdıkları okunsun istiyordu; her insan gibi fark edilmek, anlaşılmak istiyordu. Fakat insanlar sadece anlamakla kalmıyordu. Yazdıklarında yaşanmışlıkları görüyorlardı, rahatsız oluyorlardı. Belki haklıydılar, okumamalıydılar. Ama yazmamasını tercih ediyorlardı. O uçsuz bucaksız uçurumunu bile ona dar ediyorlardı. İnsanlar kendilerini kontrol etmektense başkasını kısıtlamayı kolay buluyorlardı. Birine “Yapma!” demek, yapmamaktan daha cazip geliyordu onlara. Hâlbuki başkasına emirler vermek, başkasını bunaltmak hatta bunaltmakta ısrarcı olmak çok daha zordu ona göre. Birinin hayatındaki bir gölge olmak insanın kendine yakıştıramadığı bir konum olmalıydı. İnsanlar bu halleriyle gözüne acınası geliyordu.

Tek bir çizgi bile çizilmemiş olan kâğıt hala önündeydi. Sandalyesinden kalktı. Pencereyi açtı. Baharın henüz tam da ısınmamış hafif esintisi yüzüne çarptı. Arkasını döndü, odanın ortasındaki yumuşak halının üstünde yürüdü ve koridora çıktı. Karşı duvardaki düğmeye basıp banyoya girdi. Aynadaki görüntüsüne kısa bir bakıştan sonra soğuk suyu açtı ve yüzünü yıkadı. Islak elleriyle boynunu ve ensesini biraz ıslattı. Uzun süre kullanılan elektrikli aletler gibi ısınmış olan bedeni soğuk suyla biraz kendine geldi. Sadece ellerini kurulayıp banyodan çıktı. Odasına, boş kâğıdın başına geri döndü. Kalemi eline aldığında yeniden o rahatsız edici korkuyu hissetti. Artık kendinden başka kimsenin umurunda olmayan bu duyguyu yenmesinin zamanı gelmişti. Yine bir şeyler(!) yüzünden-ki kısıtlamaların asıl kendi zihninden kaynaklandığını düşündüğünden suçu dışa atmasının absürt bir şekilde komik olduğunu düşünüyordu- kendinden, hayallerinden vazgeçmesi kendini aciz hissettiriyordu ve bu acizlik hissi korkusundan çok daha rahatsız ediyordu.

Önce kağıdı değiştirmeyi düşündü. Sanki kağıt kozmik bir şekilde yazmasını engelliyordu. Sanki duygularının ve sonu gelmeyen felaket senaryoları yazan zihninin yazamamasında bir etkisi yokmuş gibi. Sonra bunun durumu inkarından ileri geldiğini ve bu inkara kapılıp kağıdını yenilemesinin kendini kandırmaktan başka bir işine yaramayacağını hatırlattı kendisine. Sol dirseğini masaya yaslayıp sol elinin avuç içine çenesini yasladı. Kalemi sıkıca kavrayıp kağıdın sol üst köşesine getirdi. Yazmaya başladı.

“Bir uçurumun kenarında nefes almak gibi…”

-Masada Kalan İçin-

Bu yazıya bir hitap ile başlamayı istemiştim. Fakat aklıma gelen her türlü hitabın sevimsiz ve samimiyetsiz oluşu ne kadar klişe biri olduğum gerçeğini yüzüme vurdu. Hemen kaderimi kabullenip en yakınıma koştum. Her türlü bunaltmama maruz kalan en yakınım “başa gelen çekilir” diyerek sızlanmadan yardımcı olmaya çalıştı. Ama aklıma gelmeyen başıma geldi. En yakınım bana diğer yarım kadar benziyordu ve o da olabilecek hitapları yeterli bulmuyordu. Bu yüzden hitap etmem gereken bölümü geçip doğrudan yazma serüvenim (?) ile ilgili konuşmak istiyorum.

2015 yılının Ağustos’unda bir arkadaşımın iteklemesiyle blogumu açtım ve yazmaya başladım. Önceleri düşünce yazıları yazarken “ya bir de onu deneyim” diyerek öykü yazmaya da başladım. Kendimi daha iyi ifade ettiğimi fark ettim. Bu süreçte beyinsapi.wordpress.com ‘da yazan Şafak Kaba ile tanıştım. Blogunda paylaşması sayesinde yazdığı romanları okuma şansını edindim. Ve kıskandım. Bana da öğret, dedim. Öğreteceksin, dedim. Ben de yazacağım, dedim. Israr ettim. Kabul ettirdim. Netice olarak ortaklaşa bir işe giriştik ve iki yazarlı bir roman yazmaya karar verdik. Yazdığımız ilk bölümü bir önceki yazımda paylaştım. Umuyoruz ki ilerledikçe paylaşmaya devam edeceğiz. Benim ilk roman denemem olduğu için ekstra bir anlamı var ve yorumlarınızın bana katkı sağlayacağını düşünüyorum.

(Bundan sonrası teşekkür)

Öncelikle taciz derecesindeki ısrarlarıma dayanamayıp bu işe girişmeyi teklif eden Şafak’a çok teşekkür ederim. Eminim ondan öğreneceğim daha çok şey var. Sonrasında da zorla okuttuğum arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sonraki bölümleri de gözlerinden kaçarsa, okuyamadık diye üzülürlerse diye onlara zorla okutmaya devam edeceğim. Ve son olarak bana her an desteğe açık olan, derdimi derdi bilen insana teşekkür ederim. Eminim ondan ilham ve enerji almaya devam edeceğim.

MASADA KALAN

12

BÖLÜM – 1

(GÜLMEK İÇİN YARATILMIŞ)

HAZİRAN

Her zaman ki gibi yine kalmıştık birbirimize. Sanki siyah – beyaz bir film içerisinde sıkışıp kalmış, ara – sıra hayatlarımıza bir renk cümbüşü girmekte ve kartuşu biten bir fotokopi makinesi gibi siyah ve beyaza geri dönmekteydik. Biz hep dermanı birbirimizde arardık. Birbirimize kurduğumuz kelimeler, ellerimizin birbiri omuzlarımıza değişi ve “geçer” dememizde bulmuştuk dermanı. Yine yürüyorduk. Her zaman ki gibi hiç şaşmayan alışkanlığımız, sürekli oturduğumuz yere gidiyorduk. Uzun bir aradan sonra…

Arnavut kaldırımlı sokaklar, insan kalabalıkları. Sokakların iki yanları da tahta ve deri masalı koltuklar ve masalarla kaplı Cafe – Bar tarzı mekânlarla sarılıydı. Muhteşem kız ve standart erkek. Görenler bize güler miydi? Düşündüm de uzun zamandır insanları gülerken görmemiştim. Ya da kendim gülmediğimden bu gülme bu gülmemek ile suçladığım insanları hiç gülerken fark etmemiştim. Ayağımda uzun demir katılmış postallarım, siyah kot pantolonum, siyah t-shirt’üm, üzerine ceket gibi giydiğim siyah gömleğim ve ince siyah hırkam vardı. Eylül’ün her zaman lakabımla seslenmesine neden olan kasketimi de takmıştım. Ben o’nun “Kasketlim” dediği standart erkek, o benim için “Deli Doktorum” dediğim muhteşem kızdı. Dostluğumuz kimselerin erişemeyeceği kadar derin bir felsefeye sahipti. Okumaya devam et

Balkonda Bir Akşamüstü

tumblr_n4ytkyzd4i1qhttpto4_500

-Noldu? Yüzün asılmış…

Tanıdığı en huzur kokan adama bakıp hafiften gülümsedi. Adam yaklaşık iki saattir bozulmuş olan fırını tamir etmeye çalışıyordu içeride. O işe girişince kadın da defterini kalemini alıp balkondaki masaya geçmişti.

Adam ince bellide iki bardak çay getirmişti. Bardakları masaya, defterin yanına koydu. Az ilerdeki sandalyeye yöneldi.

-İşin bitti mi, diye sordu kadın gülümseyerek.

Adam bu soruyla hınzırca gülümsedi sandalyeyi sürükleyerek getirirken. Sandalyeyi kadınınkinin hemen yanında bıraktı. Soruyu cevaplamadan önce oturup derin bir nefes alıp verdi ve sandalyesine iyice yayıldı. Bir kolunu kadının omzuna atıp saçlarını kokladı.

-Henüz bitmedi ama umut var gibi. Senin canın mı sıkıldı?

Okumaya devam et

Nefes

Bir nefes çekti sigarasından. Ciğerlerine dolan katranı hissetti hafif bir acıyla. Parmak ucunda tuttuğu küçük izmarite baktı. Küllüğe basmaya hazırlandığı sırada, sanki elinden zorla almaya çalışılıyormuş gibi bir hırsla dudaklarına götürüp son bir nefes daha çekip hızla küllüğe bastırdı. Bu son nefesle tüm bedeninin rahatladığını hissetti.

Aylardır bırakmaya çalışıyordu sigarayı. Bu son diye söndürdüğü her sigaradan sonra bir hafta rahatça dayanabiliyordu aslında. Etrafında sigara içilmesi de onu rahatsız etmiyordu. Ama uzun sigara sohbetleri onu her defasında dayanılmaz bir isteğe sürüklüyordu. Televizyonda sigaranın zararlarını anlatan doktorlar, sigarayı bırakanların anıları ne kadar masum ve caydırıcı olsa da o, bu uzun sohbetlere maruz kalınca koşup bir paket daha alıyordu.

Yine o günlerden biriydi. Bir haftalık bir arınmanın sonunda yeni bir paket ve sıcak bir çay kafenin iki kişilik minik masalarından birinde utancıyla beraberdi. Kendini her defasında iradesiz hissediyor, kendine verdiği sözleri tutmadığı için, kendine yeterince iyi bakmadığı için kendini suçlu buluyordu.

Anlatım bozukluğu gibi duran güneşli bir kış günüydü. Onun oturduğu dâhil, iki kişilik masalar dört kişiliklerin hemen yanına konmuştu. Neyse ki yanındaki masa boştu da birilerinin tüm konuşmalarına kulak misafiri olmak zorunda kalmayacaktı. Böyle yerlere tek başına gelmenin en büyük sıkıntısı buydu. Kendi sessizliği diğer sesleri daha duyulur hale getiriyordu ve istemeden, istemeden olduğunu iddia ediyordu, yakınındaki konuşmaları dinlemiş olmuyordu. Şimdiyse boş masanın bir sandalyesine turunculu beyazlı bir kedi kıvrılmıştı. O hareket ettikçe rahatsız edilmek istemediğini belli etmek için gözlerini iki saniyeliğine ona dikiyor, sonra güzellik uykusuna geri dönüyordu.

İki masa ilerisinde bir çift vardı. Kırmızı montlu kız ve siyah gözlüklü erkek, muhtemelen yeni tanışıyorlardı, Ermenilerden bahsediyorlardı. Bir Ermeni gelse tedavi edip etmeyeceğini sordu çocuk kıza. Yeni tanıdığın birinin ırkçı olup olmadığını anlamanın başka yolları da olmalı diye düşündü istemsiz olarak. Yine de muhabbet onların ilgisini çekmiş görünüyordu. Bir süre konuşmalarını duymaya çalıştı, tabi ki yine istemsiz olarak. “Hep bu masalardan.” diye düşündü. Yoksa konuşulanlar onu ilgilendirmezdi.

Üçüncü sigarasını söndürdüğünde artık isteği geçmişti. Başını kaldırıp yandaki duvarda asılı eşyalara baktı. Eskici dükkânı gibiydi burası. “Burayı sevecek.” diye geçirdi içinden neşeyle. O geldiğinde de havanın güneşli olmasını diledi. Sadece sıcaklık yetmezdi. Bu ışıkla burası insanın içini açıyordu. Yaşına göre oldukça yaşlı olan ruhunu canlandırıyordu. Bir de onun kokusuyla burada oturmak iyi gelecekti doğrusu. “Bir de hava böyle olursa.”

Saati kontrol etti. Artık kalksa iyi olacaktı. Eşyalarını toparladı, cüzdanını eline aldı. İnsanlarla göz göze gelmemeye çalışarak hızlı adımlarla kasaya gitti. Hesabını ödeyip iyi günler diledi. Bir bekleyeni yoktu. Bir beklediği vardı. Kavuşmayı beklediği biri. Birkaç hafta sonra kavuşacağı ama yine de “Yeter, gel artık!” diye çocukça tutturmak istediği biri.

“Sevecek burayı. Ah, bir de hava böyle olursa!”

Hüzün Ertesi

salıncak

“Bugünlük yeter!”

Saatlerdir oturduğu sandalyede uzun uzun, yavaşça gerindi. Sırtının kütürdemesi, ağrımış kemiklerinin yumuşacık sandalyeye değmesi hem ne kadar yorulduğunu hatırlatıyor hem de artık dinlenebilecek olmanın huzurunu hissettiriyordu. Derin bir nefesle esnedi. Gerilmiş kasları yavaşça rahatladı ve sandalyeye-yere düşmüş muhallebi gibi- yayıldı. Yaklaşık otuz saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra etrafa bakınmaya başladı. Etraf çok dağılmıştı. Sonra toplarım düşüncesiyle yaklaşık iki haftadır odasında hiçbir şeyi yerli yerine koymamıştı.

Oturduğu yerden kalktı. Yatağının üstündeki çamaşırlardan kirli olanları ayırıp kapının yanına doğru attı. Temiz olanları –belki bir daha giyilebilir olanları- dürdü. Hepsini dürdükten sonra dolabına yerleştirdi. Etraftaki kitapları toparladı. Karaladığı, artık gereksiz olan kağıtları toplayıp çöpe attı. Kirlileri çamaşır sepetine götürdü. Odasına geri dönüp yatağını topladı. Hazır düzenlemeye başlamışken anılarına da bir göz atmak istedi.

Bir küçük kutuya sıkıştırmıştı anılarını. Günlükleri, karalamaları, çocukluğundan kalma birkaç toka, en sevdiği sinemalardan biletleri… Hatta küçücük bir masa saati bile vardı kutuda. Günlüğünü açtı, son sayfasına baktı. En son beş-altı ay öncesinde yazmıştı.

“Hüzünden kaçmak boşa galiba. Ne yaparsan yap, nerede olursan ol çat kapı çıkıp gelen yüzsüz bir misafir gibi gelip kurulabiliyor ruhunun ortasına. Ama kahretmiyor beni bu hüzün. Kasırgaların kopması gibi değil, baharda yağmur yağarken denizin hafif soğuyup hafif çalkalanması gibi. Bir boşluktan geliyor, hiçliğimden güç alıyor. Bu hiçlik beni boğmuyor. Uzay boşluğunda savrulup duran bir astronot gibi özgür fakat iradesiz bırakıyor. Çabalayamıyorum bile artık. Ne yapsam bu hüzünden kaçamıyorum zaten. Bekliyorum sadece, acaba ne zaman son bulacak diye.”

Bu yazdıklarını anımsıyordu. Ama o gün ne olmuştu da bunları yazmıştı hatırlayamadı. Muhtemelen o günü özel yapan bir şey yoktu. O sıralar günler birbirinin aynısıydı. Sonsuz bir döngüye girmiş gibiydi. Yapabileceği bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Ama yine de bu hüznün bir gün son bulacağına inanıyordu. İllaki bir yerde son bulacaktı bu savrulma.

Öyle de olmuştu. Kendi boşluğunda sessizce savrulan bir adamla tanışmıştı. Adam, onu kurtarmamıştı. O da adamı kurtarmamıştı. Birbirlerine ellerini uzatmışlardı özgürce. Sonra gökyüzünü maviye boyamışlardı birlikte. Gökkuşağından bir yol yapmışlardı yeryüzüne inmek için.

Hüzünlü zamanlarını hatırlamanın onu mutlu edeceğini düşünmezdi hiç. Artık geçtiği için mutlu oldu. Ona göğünü, kuşağını hatırlatan adamı tanıdığı için mutlu oldu. Adam yoktan var etmemişti bir şeyleri ama ona kendini hatırlatmıştı. Hala sevebildiğini göstermişti. Parkta unutulmuş bir çocuk gibi içi buruk, sallanırken salıncağında adam ona oyun arkadaşı olmuştu.

Günlüğünü yerine yerleştirdi. İçindeki özlem iyice belli etmeye başlamıştı kendini. Bir şarkı mırıldanıp hafiften sallanarak telefonunu aldı masadan. Birkaç küçük dokunuş, biraz bekleyişten sonra heyecanlı bir ses yükseldi telefondan.

“Alo!”