KADER

Ayaklarının altında duran bu yol, o adım attıkça hem geride kalıyor hem de olduğu gibi duruyordu. Ama alnına vuran bu rüzgar saçlarının arasından esip geçiyor, kim bilir nerelere varıyordu. Estiği her yerden kendine bir şeyler katıyor, geçtiği caddelere de kendinden bir şeyler bırakıyordu. “İlerlemek bunun gerektiriyor anlaşılan” diye düşündü. Bir yol gibi büsbütün ve kocaman olsan da, bir şeyleri geride bırakmayı göze alamadığında ilerlemiş olmazdı. Onun istediği rüzgar olmaktı. Özgürce ilerlemek, durdurulamaz olmak. Elbette bir rüzgarın da son bulduğu bir yer olurdu; ama o zamana kadar, enerjisi tamamen bitene kadar ilerlemekten vazgeçmezdi. Şu anki hayatı gibi olduğu yerde çürümezdi.

Onu tedirgin eden vazgeçmesi gerekenlerdi. Bunun için rüzgarın savurduğu yapraklar kadar değersiz şeylerden vazgeçmesi yeterli olmazdı. Eğer hayallerine koşacaksa mantığını, sorumluluklarını ardında bırakması gerekirdi. Belki birilerini kırması, bir şeyleri tamamen yıkması… Her gün yürüdüğü yollardan koşarak uzaklaşması, ardına bakmaması…

Tüm bunlar elbet yetersizdi. Hiçbir hayal kucağını açmış şekilde cesurlarını beklemezdi. Adım attıkça geride bıraktığı bu yol en azından tanıdık bir şefkat sunuyordu. Saçlarını dağıtarak ilerleyen rüzgarsa burada olduğunu unutmasına izin vermiyordu. Rüzgar olup esecekse bu hırsı taşımalı, her an uyanık olmalıydı.

İçindeki koşma isteği bu düşüncelerle sönüp yok oldu. Attığı her adımla evine, her zamanki yaşantısına dönüyordu. Zihnine kendi elleriyle duvarlar örmesine neden olan iki seçenekli düşüncesi bu akşam birkaç tuğla daha ekletmişti. Kendi yaratacağı çözümleri düşünmektense, tüm hayatı iki seçenekten sadece birine göre yaşayabilecekmiş gibi seçimler yapmaya devam ediyordu. Bir şeyleri gözden kaçırıyor olmasının yarattığı çaresizliğin elini kolunu bağlıyor olduğunu düşünüp derin bir iç çekti. “Kader” dedi sessizce. “Kader!”

Reklamlar

KUSURLU BEN

“Nasıl biri?”

“Bilmiyorum. Farklı diyebilirim. O kadar olması gerektiği kadar ki ne denebilir buna bilmiyorum. Kötü değil, kesinlikle olumsuz hiçbir sıfatı yakıştıramam. Ama iyi olduğunu düşündüm sıfatlar da onun yanında bir anlamsız, sönük kalıyor. Çok benziyoruz.” dedi. Kendi kusurlu benliğini düşündü. O kadar inanılmaz bulduğu birini benzettiği benliğine güldü. Benim gibi olan iyidir mantığıyla mı söylemişti? Belki de kendine benzemiyordu. Tekrar kendini düşündü. “Keşke kendimizi bu kadar derinden tanımasaydık.” diye geçirdi içinden.

Birini yeni tanıyorken o kişi kusursuz görünürdü gözüne. Yaptığı yanlışlar kadı kızında bile bulunacak nitelikteymiş gibi. Bu yanlışları görerek sevmeye devam ederdi. Zaman geçtikçe bu kadı kızı yanlışları gözünde büyümeye başlardı. Belki tahammülü gereğinden daha sınırlıydı. Belki de hayatında hiç yokluk çekmemiş bir zengin çocuğunun para harcaması gibi tahammülünü harcıyordu ve bu israfçı tavrın sonuçlarını yaşıyordu. Sonunda, yeterince tanıdığında hiç kimseyi sevemeyeceğine kanaat getirmişken onunla karşılaşmıştı. Sütten ağzı yandığından temkinli davranmakta kararlıydı. İçini ısıtan duyguların bir gün onu bırakıp gitme ihtimalini bir türlü aklından çıkaramıyor, kendini zamanın akışına bırakamıyordu. Hâlbuki ömrünce beklediği şeydi bu. Kendini olmayacak yerlere sürüklemeyecek bir akıntıya bırakmak istiyordu. Artık ince hesaplamalar gerektiren diken üstü ilişkilerden bıkmıştı. Hatta onları hiç sevmemişti. Ömrünce içinden geldiği gibi davranabileceği çünkü güvenebileceği ilişkiler kurmak istemişti. Birkaç arkadaşıyla da başarmıştı aslında. Ama romantik bir ilişkide bunun olamayacağına inanmaya başlamıştı. Onunla bu kalıbı yıkabilirdi. Eğer kendini biraz rahat bırakabilseydi. Kendine de güvenebilseydi…

Başkalarını derinden tanıdıkça soğumaya başlardı. Ama kendisi, başından beri tüm derinlikleriyle onunlaydı. Keşke kendini de bu kadar tanımasaydı. Her insan kusurluydu elbet, bunu kabul ediyordu. Ama insanların bazı yönlerini kendinden başkasına göstermemesi gerektiğini düşünürdü. Kusurlarını başkalarından saklardı, sadece kendi biliyorken kimseye zarar vermezdi bunlar. Ama keşke kendinden de saklayabilseydi.

Bir gün onunda olmazını görecekti. Yeterince vakit geçirirlerse bu kaçınılmazdı. Bu sefer bu olmaza göz yumabilecek miydi? Göz yumması gereken bir olmazı mı vardı ki? Olmazına rağmen değil de olmazıyla birlikte sevebilir miydi birini? İnsanlar nasıl aşıyordu bunu? Bu açıdan hiç değerlendirmiyorlar mıydı? Belki de bunun üzerine konuşmaktan kaçınıyorlar, böylece olmazın varlığını reddediyorlardı. Bunları düşündükçe kendini akışa bırakamayacağını biliyordu, kendini rahat hissedemiyordu. Ama düşünmemek elinde değildi. Ne zaman çok gülse, birazdan ağlayacağını düşünen birinden de bu beklenirdi. Daha gülüşünü bile doyasıya yaşayamayan biri, güvenmeyi nasıl becerebilirdi?

“Bana iyi geliyor” dedi. “Aslında olduğum kişiden memnun olduğumu, en doğrusunun bu olduğunu düşünürdüm. Ama ona güvendikçe değiştiğimi hissediyorum. Olduğum kişiden dahası varmış bende. Kapalı kapılar ardında sakladığım bir ben daha varmış gün ışığını bekleyen. Olmak istediğim kişiyi zaten içimde barındırıyormuşum da onunla yeni tanışmışım gibi hissediyorum. Sadece onu değil, kendimi de daha çok sevmeye başladım.”

Bir gün onun da “olmazını” görecekti. Ama bununla yaşamayı öğrenebileceğini biliyordu. Kendi olmazlarıyla yaşamayı öğrendiği gibi.

Distopya

'The Scream' by Jina Wallwork

The Scream by Jina Wallwork

Bir gün,

Bir şey olur dağlar yırtılır

İnsanlar birbirini görsün, saklanamasınlar gölgesine diye.

Gök yarılır, yutuverir zamanı.

Kısılır kalırız anın utancında.

Bir yüz daha görmeyelim,

Bir kez daha kızarmasın yüzümüz diye

Gözlerimiz görmez, kulaklarımız işitmez oluverir.

Yeryüzü çatlar, parçalanır

İnsanın gamsızlığını görünce.

Yardım dileyen diller yardım çığlıklarını duymaz,

Yardım uzatan eller misliyle bekler olur.

Bir gün,

Bir şey olur

Bütün distopyalar gerçek olur.

Hiçbir şey olmaz oluverir.

3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et

Geri Dönüş

23:11

Yaklaşık yirmi dakikadır boş sayfanın başındaydı. Yazılabilecek bir kelime gelmiyordu aklına. Kâğıdın kenarlarını bile karalamamıştı. Bir çizgi, bir harf belki tekrar başlamasını sağlar diye düşünmüştü. Şimdiyse o bir çizginin bir felaket yaratacağından korkuyordu.

Bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti son yazısından beri. Hâlbuki son noktayı koyduğunda hemen sonraki gün tekrar başlayacağını düşünüyordu. Birçok kez hayallerinden vazgeçmesi gerektiğinden bırakmalıydı belki de artık boş kurguları. Fakat henüz farkında değildi.

Birkaç yıldır “yazmaya çalışıyordu” kendi deyimiyle. Başta sadece kafasındakilerden kurtulmak için yazıyordu. Zamanla sadece kendini rahatlatmak için değil yazmak istediği için yazmaya başladı. Ne kadar başarılı olduğuyla ilgilenmeden, anlatmak istediklerini anlatmak istediği şekilde anlatmak, kelimelerin düşünceleri kalıplara sokarak sınırlandırdığını düşünse de, ona özgürlük kadar ferahlık vermişti. Kanatları olup uçsa böyle hissederdi. Koca bir uçurumun kenarında alınan derin bir nefes gibi onu heyecanlandırmıştı. Zevkli olan her şey kısa sürmek zorunda mıydı?

Yazdıkları okunsun istiyordu; her insan gibi fark edilmek, anlaşılmak istiyordu. Fakat insanlar sadece anlamakla kalmıyordu. Yazdıklarında yaşanmışlıkları görüyorlardı, rahatsız oluyorlardı. Belki haklıydılar, okumamalıydılar. Ama yazmamasını tercih ediyorlardı. O uçsuz bucaksız uçurumunu bile ona dar ediyorlardı. İnsanlar kendilerini kontrol etmektense başkasını kısıtlamayı kolay buluyorlardı. Birine “Yapma!” demek, yapmamaktan daha cazip geliyordu onlara. Hâlbuki başkasına emirler vermek, başkasını bunaltmak hatta bunaltmakta ısrarcı olmak çok daha zordu ona göre. Birinin hayatındaki bir gölge olmak insanın kendine yakıştıramadığı bir konum olmalıydı. İnsanlar bu halleriyle gözüne acınası geliyordu.

Tek bir çizgi bile çizilmemiş olan kâğıt hala önündeydi. Sandalyesinden kalktı. Pencereyi açtı. Baharın henüz tam da ısınmamış hafif esintisi yüzüne çarptı. Arkasını döndü, odanın ortasındaki yumuşak halının üstünde yürüdü ve koridora çıktı. Karşı duvardaki düğmeye basıp banyoya girdi. Aynadaki görüntüsüne kısa bir bakıştan sonra soğuk suyu açtı ve yüzünü yıkadı. Islak elleriyle boynunu ve ensesini biraz ıslattı. Uzun süre kullanılan elektrikli aletler gibi ısınmış olan bedeni soğuk suyla biraz kendine geldi. Sadece ellerini kurulayıp banyodan çıktı. Odasına, boş kâğıdın başına geri döndü. Kalemi eline aldığında yeniden o rahatsız edici korkuyu hissetti. Artık kendinden başka kimsenin umurunda olmayan bu duyguyu yenmesinin zamanı gelmişti. Yine bir şeyler(!) yüzünden-ki kısıtlamaların asıl kendi zihninden kaynaklandığını düşündüğünden suçu dışa atmasının absürt bir şekilde komik olduğunu düşünüyordu- kendinden, hayallerinden vazgeçmesi kendini aciz hissettiriyordu ve bu acizlik hissi korkusundan çok daha rahatsız ediyordu.

Önce kağıdı değiştirmeyi düşündü. Sanki kağıt kozmik bir şekilde yazmasını engelliyordu. Sanki duygularının ve sonu gelmeyen felaket senaryoları yazan zihninin yazamamasında bir etkisi yokmuş gibi. Sonra bunun durumu inkarından ileri geldiğini ve bu inkara kapılıp kağıdını yenilemesinin kendini kandırmaktan başka bir işine yaramayacağını hatırlattı kendisine. Sol dirseğini masaya yaslayıp sol elinin avuç içine çenesini yasladı. Kalemi sıkıca kavrayıp kağıdın sol üst köşesine getirdi. Yazmaya başladı.

“Bir uçurumun kenarında nefes almak gibi…”

-Masada Kalan İçin-

Bu yazıya bir hitap ile başlamayı istemiştim. Fakat aklıma gelen her türlü hitabın sevimsiz ve samimiyetsiz oluşu ne kadar klişe biri olduğum gerçeğini yüzüme vurdu. Hemen kaderimi kabullenip en yakınıma koştum. Her türlü bunaltmama maruz kalan en yakınım “başa gelen çekilir” diyerek sızlanmadan yardımcı olmaya çalıştı. Ama aklıma gelmeyen başıma geldi. En yakınım bana diğer yarım kadar benziyordu ve o da olabilecek hitapları yeterli bulmuyordu. Bu yüzden hitap etmem gereken bölümü geçip doğrudan yazma serüvenim (?) ile ilgili konuşmak istiyorum.

2015 yılının Ağustos’unda bir arkadaşımın iteklemesiyle blogumu açtım ve yazmaya başladım. Önceleri düşünce yazıları yazarken “ya bir de onu deneyim” diyerek öykü yazmaya da başladım. Kendimi daha iyi ifade ettiğimi fark ettim. Bu süreçte beyinsapi.wordpress.com ‘da yazan Şafak Kaba ile tanıştım. Blogunda paylaşması sayesinde yazdığı romanları okuma şansını edindim. Ve kıskandım. Bana da öğret, dedim. Öğreteceksin, dedim. Ben de yazacağım, dedim. Israr ettim. Kabul ettirdim. Netice olarak ortaklaşa bir işe giriştik ve iki yazarlı bir roman yazmaya karar verdik. Yazdığımız ilk bölümü bir önceki yazımda paylaştım. Umuyoruz ki ilerledikçe paylaşmaya devam edeceğiz. Benim ilk roman denemem olduğu için ekstra bir anlamı var ve yorumlarınızın bana katkı sağlayacağını düşünüyorum.

(Bundan sonrası teşekkür)

Öncelikle taciz derecesindeki ısrarlarıma dayanamayıp bu işe girişmeyi teklif eden Şafak’a çok teşekkür ederim. Eminim ondan öğreneceğim daha çok şey var. Sonrasında da zorla okuttuğum arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sonraki bölümleri de gözlerinden kaçarsa, okuyamadık diye üzülürlerse diye onlara zorla okutmaya devam edeceğim. Ve son olarak bana her an desteğe açık olan, derdimi derdi bilen insana teşekkür ederim. Eminim ondan ilham ve enerji almaya devam edeceğim.

MASADA KALAN

12

BÖLÜM – 1

(GÜLMEK İÇİN YARATILMIŞ)

HAZİRAN

Her zaman ki gibi yine kalmıştık birbirimize. Sanki siyah – beyaz bir film içerisinde sıkışıp kalmış, ara – sıra hayatlarımıza bir renk cümbüşü girmekte ve kartuşu biten bir fotokopi makinesi gibi siyah ve beyaza geri dönmekteydik. Biz hep dermanı birbirimizde arardık. Birbirimize kurduğumuz kelimeler, ellerimizin birbiri omuzlarımıza değişi ve “geçer” dememizde bulmuştuk dermanı. Yine yürüyorduk. Her zaman ki gibi hiç şaşmayan alışkanlığımız, sürekli oturduğumuz yere gidiyorduk. Uzun bir aradan sonra…

Arnavut kaldırımlı sokaklar, insan kalabalıkları. Sokakların iki yanları da tahta ve deri masalı koltuklar ve masalarla kaplı Cafe – Bar tarzı mekânlarla sarılıydı. Muhteşem kız ve standart erkek. Görenler bize güler miydi? Düşündüm de uzun zamandır insanları gülerken görmemiştim. Ya da kendim gülmediğimden bu gülme bu gülmemek ile suçladığım insanları hiç gülerken fark etmemiştim. Ayağımda uzun demir katılmış postallarım, siyah kot pantolonum, siyah t-shirt’üm, üzerine ceket gibi giydiğim siyah gömleğim ve ince siyah hırkam vardı. Eylül’ün her zaman lakabımla seslenmesine neden olan kasketimi de takmıştım. Ben o’nun “Kasketlim” dediği standart erkek, o benim için “Deli Doktorum” dediğim muhteşem kızdı. Dostluğumuz kimselerin erişemeyeceği kadar derin bir felsefeye sahipti. Okumaya devam et