Bahar Temizliği

Sıcaklığın iyiden iyiye kendini hissettirdiği birkaç günün ardından mevsimin bahar olduğunu hatırlatan yağmurlar başlamıştı. Tam da bugün… Tam da aylardır çamurlu yüzüne bakmadığı, artık tozundan görüntüleri yansıtmayı unutmuş olan camları silmesinin ertesi günü… Artık şaşırmıyordu. Yağmurun ne zaman yağacağını anlamadığını düşünüyordu ama besbelli anlıyordu. Yağmur yağacaksa bir gün öncesinden camları silmiş, yazlık giysilerini ve sandaletlerini çıkarmış, uzun kollu neyi varsa botlarıyla beraber kaldırmış oluyordu. Yağmurların geleceğinin işaretini bulutlara değil de, onun bu yaz geliyor hazırlığına bakarak anlamaları daha mantıklı görünüyordu. Kesinlikle yağmur bulutlarının kokusunu alıyor olmalıydı.

Zamanı geri alamazdı. Yağmurlar geçtikten sonra yeniden camları silmeye de hiç istek duymuyordu. Doğayla savaşmayı bırakmıştı. Balkona çıkmış, sokakta oynarken yağmura yakalandığı için çığlık çığlığa kaçışan çocukları izliyordu. Bu sokağa özgü müdür bilinmez, aniden başlayan yağmurlarda evlerdeki kadınlar balkona çıkar çocuklarıyla birlikte bir süre yağmuru izlerdi. Balkondan birbirlerine gülüşüp biraz konuştuktan sonra yeniden içeri girerlerdi. Beş dakika kadar sonra balkonlarda kimsecikler kalmazdı. İşte o zaman bu sakinlik daha dikkat çekici olurdu.

Bu hengâme bittikten sonra mutfağa gitti. Bir fincan kahve yaptı. İçeriden küçük pelüş battaniyesini alıp tekrar balkondaki sandalyeye kuruldu. İlk gök gürültüsüyle beraber toz olan kedisine bakındı. En son koltuğun arkasına saklandığını hatırladı. Ne kadar çağırsa da korkacak bir şey olmadığını bir kediye anlatması zordu. Kendini güvende hissettiği yerde kalmasının belki de daha iyi olacağını düşündü. Bir yıldır elinde büyüttüğü can arkadaşının hala korktuğunda kendisine koşmamasına içerliyordu. Güvenli limanı olmak istediği bu can korktuğu anlarda görünmeyeceği bir yere saklanmayı tercih ediyordu. Gurur kırıcıydı.

Sandalyenin üzerinde bacaklarını kendine çekmiş, pelüş battaniyesini silindir misali etrafına sarmış şekilde yağmuru izlerken gülüşme sesleri duydu. İki genç aşık yağmura hazırlıksız yakalanmıştı. Bir sırt çantasıyla kafalarını örtmüş yürüyorlardı. Zaten sırılsıklam olmuş olmanın rahatlığıyla bulundukları duruma gülüyorlardı belli ki. İlk aşkını hatırladı. İlk öpücüğünü böyle bir bahar yağmurunda sevdiği adamla sırılsıklamken almıştı. Ne romantizm ama! Böyle film sahnesi gibi anlar neden insana daha etkileyici gelirdi acaba? Büyük ve iddialı sözler, bir anda gelişen yakınlaşmalar, hiç beklemezken atılan cesur adımlar… Yedinci sanat ne çok romantizm görüntüsü işlemişti zihnimize. Bir yandan da çıtayı yükseltmişti tabii. Örneğin sevdiğin yanındaysa sırılsıklamken bile güzel görünmelisin. Saçların yüzüne yapışmış, üşüyormuşsun, ayakların ayakkabıdan bir havuzun içindeymiş önemli değil. Bir şekilde nasıl güzel görünürümü empoze etmiş oldular. Sanat sağolsun! Genç kız da böyle kaygılar içerisinde olmalı, diye düşündü. Saçını düzeltmeye çalışıyor, üstüne yapışan tişörtüyle uğraşıyordu. Bulundukları durumdan memnunlar mıydı bilinmez, ama bu durumla dalga geçebiliyorlar, içinde gülecek şeyler bulabiliyorlardı.

O anı güzel yapan da buydu.

Güzel şarkılar

“Bütün güzel şarkılar kadınlara yazılmış gibi.”

İddialı bir cümle olduğunun farkındaydı ancak biraz sinirlenip genellemeler yapmanın zararı yok diye düşündü. Oturduğundan beri çalan şarkılardan güzel olanlar hep bir kadına atıfta bulunuyordu. Sevilen, özlenen, giden, kalan, sokakta yürürken arkasından bakılan, her bir hareketinde dünyaya zarafet dersi veren, bazen de gücüyle, kudretiyle şaşırtan kadına. İlham perileri kadınlardan hoşlanıyor olmalı, diye düşündü.

Hoş böylesi bir zerafetten nasıl etkilenilmezdi ki. Onu düşündü. İlk olarak gülümsemesi geliyordu aklına. Gözlerindeki ışık o kadar canlıydı ki kalbinin derinliklerini aydınlatıyordu, sanki göğüs kafesini açmışlar da ciğerleri cereyanda kalmış gibi içi ferahlıyordu. Onu görmek, onu düşünmek yaşadığını hissettiriyordu.

Masadan kalem almak bile nasıl zarif olabilirdi ki? Ya da bir su bardağını tutmak? Bir insanın tenine dokunmak nasıl bu kadar arzu ve merak konusu olabilirdi? Bütün bunları düşününce şarkılara hak verdi. Bu kadar zarif, bu kadar yaşamayı sevdiren bir varlığa güzel şarkılar yazılmış olması şaşırtıcı değildi.

Modern Zamanlar

Büyük bir savaştan çıkmışcasına bitap bir haldeydi. O an dünyanın güzel olan tek yerine, evine, gelmişti nihayet. Anahtar şıkırtılarıyla açtığı kapıdan içeri girdi. Kapıyı kapatıp derin bir nefes aldı. Kapının hemen önündeki paspasa uzandı. Ayağında bütün gün ayağını terleten ayakkabıları, üstünde bol tişörtü ve onun altında bu bol tişörtün rahatlığına taban tabana zıt dar pantolonuyla bir süre tavanı izledi. Şehrin ışıklarından kuruyup acıyan gözlerini kapattı. Tam da istediği yalnızlıkta olduğunu düşünürken kulağındaki çınlamayı fark etti. Koşarak kaçtığını sandığı o hengameden kaçamamıştı anlaşılan. Kendini en yalnız hissettiği anda, bile onu yanında taşıyordu. Ah bu kalabalıklar! Bir şekilde onu bulmanın yolunu bulmuşlardı.

Canını sıkan bu düşüncelerle yattığı yerden doğruldu. Ayakkabılarını arkalarına basarak çıkardı. Koridorda odasına doğru yürürken pantolonunun düğmesini açıp çıkarmaya çalıştı. Bedenine sarılı kalmaya adeta yemin etmiş olan pantolonla biraz da odanın kapısında boğuştuktan sonra son bir çevik hareketle çıkarmayı başardı ve kapısı açık olan dolaba doğru fırlattı. Kapının yanı başındaki dolabın üstünden bir toka alıp saçlarını toplayarak mutfağa girdi. Çayı ocağa koydu. Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Aynaya bakınca dağılmış olan rimelini fark ettim. Tekrar yüzünü yıkadı ve aynaya baktı. Rimelin her zamanki inatçılığı üstündeydi. Daha fazla uğraşmak istemeyip banyodan çıktı. Dış kapının önünde bıraktığı çantasına gözü ilişti. Bir ucundan dikişleri sökülmek üzere olan sapından tutup kaldırdı, içinden telefonu alıp çantayı tekrardan yere bıraktı. Öyle ya, modern hayatın insanları kölesi yaptığı telefonları kontrol etmezsek, gerekli geri dönüşlerde bulunmazsak n’olurdu.

Sanki bundan on yıl öncesine kadar birbirimize günümüzü günün sonunda yüz yüze geldiğimizde ya da telefonda sesimizi duyarak özet geçmiyormuşuz gibi, şimdi her dakika yenisi gelen bildirimlere bakmasak nolurdu, başımıza kaç türlü bela gelebilirdi de sevdiklerimizin haberi olmazdı. Bizi belalardan koruyan şey elbette ki attığımız her adımı birilerine bildirmemizdi. Başka ne olabilirdi ki. Bitmeyen bildirim sesleri ve titreşimlerin hepsi kendimizi koruyabilelim diye. Bir de tabi ilişkilerimizin daha yakın daha sıcak olabilmesi için. İlişkilerimiz bile telefonu kontrol etme sıklığımızla ölçülür oldu diye hayıflandı.

Modern çağın sunduğu avantajlarını birbirleri üzerinde tahakküm kurmak için ya da birbirlerinin açıklarını kollamak için kullanan, hayatı birbirine zindan eden insanları düşündü. Tanıdığı, sevdiği, hayatında büyük zevkle yer verdiği insanları böyle görmek can sıkıcıydı. Anlamakta zorluk çekiyordu. Birbirine değer veren, güzel duygular besleyen iki insan nasıl olur da hayatı birbiri için daha çekilmez hale sokardı.

Mutfağa gidip çayı demledi, yeniden su doldurup ocağa koydu. Yarım ekmeğe yağ ve çikolata sürdü. Su kaynayınca bir bardak çay doldurdu. Çocukluğuna geri dönmüş gibiydi. Ne zaman başkalarına canı sıkılsa suratını asar, bir köşede tatlılara dadanırdı. Kendisi büyümüş olsa da huysuz yanı hala aynı kalmıştı.

Halbuki dersten sonra arkadaşlarıyla buluşmuş, muhabbet etmiş, güzel zaman geçirmişti. Ancak bir süre sonra telefonunu kontrol ettiğinde altı cevapsız arama ve on beş mesaj bildirimiyle karşılaştı. Kıyamet öncesi sessizliğe sebep olan telefonunun zil sesini açtı, bildirimleri kontrol etti ve cevapladı. Sevgilisi haber alamadığı için çıldırmıştı, yine, yeni, yeniden. Yol boyunca açıklamaya, anlatmaya çalıştı. Ancak böyle şeylerin bu kadar uzamasına, altından farklı anlamlar çıkarmaya çalışılmasına anlam veremiyordu. Artık katlanamıyordu da.

Hışımla masadan kalkıp odasına gitti. Etrafta sevgilisini hatırlatan ne varsa toplamaya başladı. Onu anımsatacak en ufak ayrıntı bile kalsın istemiyordu. Toparladığı her şeyi poşetlere doldurup dış kapının önüne bıraktı. Zaten bunalacak yeterince şey vardı, zaten hayat yeterince zorlayıcıydı. Üstüne sevdiğini söyleyerek birinin hayatını daha da zorlaştırabileceğini, sırf sevdiği için buna hakkı olduğunu düşünmek fazlasıyla saçmaydı.

Tekrar mutfağa döndü. İçi biraz rahatlamıştı. Aldığı nefesin ciğerlerine doluşunu fark etti. Arınmış, tazelenmiş gibi hissediyordu. Bir bardak daha çay doldurdu. Tadı çok daha güzeldi. Kendini ihmal etmişti. Artık yenilenme ve kendine yönelme zamanıydı. Yeniden.

Bir Günah Gibi Yaldızlı

Gecenin karanlığı içine doluyordu. Kötümser biri olarak görmezdi kendini; ancak yanındaki adamın gözlerindeki karanlığın farkındaydı. Bir geleceğin olmadığını anlamak için o karanlığın gün yüzüne çıkmasını beklemeye gerek yoktu.

Arabadan dışarı bakarken afamın camdaki yansımasına gözü takıldı. Gördüğü yüzdeki nefret sadece yanında oturan kadına yönelik olamazdı. Belki de adam kendinden nefret ediyordu. Kendisini yerli yersiz övmesi kendiyle, hayatıyla ve hayatındakilerle sürekli savaş vermesine bir tepkiydi.

Adama dönüp yavaşça yanağını okşadı. Kendinden bile ihtiyacı olan sevgi ve şefkati alamayan bu adam birini nasıl seveceğini bilebilir miydi? Annesinden azar yemiş bir çocuk gibi hırçın ancak sevilme beklentisindeydi. Yanağının okşanmasıyla yüzündeki nefret birazcık dinginleşti.

İçindeki ses kadına kaçmasını söylüyordu. “Uzaklaş cam kırıklarıyla dolu bu yoldan. Zaten ne kadar dayanabilirsin ki?”. Ama adam bir günah gibi yaldızlıydı. Onun için çabalamadan, yeterince canı yanmadan ışıltısından gözlerini alamayacaktı.Yine de biliyordu, ona ulaşabileceği bir yol yoktu. Ne kadar çabalarsa çabalasın sonu karanlığa varacaktı.

Gökyüzüne baktı. Gecenin karanlığı yıldızları da hapsetmişti. Derin bir nefes aldı onu boğan düşüncelerden kurtulmak için. Gecenin karanlığı yeniden içine dolmuştu.

Şanslı Bir Gün

Nevin elini kaldırdı. Şanslı günündeydi. Yola çıkar çıkmaz bineceği minibüsün geldiğini görmeden de bugünkü sebepsiz mutluluğunun gününün güzel geçeceğinin bir işareti olduğuna zaten kendine inandırmıştı. Kalkan elini gördüğüne dair kafasını hafifçe öne eğerek bir selam veren minibüsçü kapıyı tam onun önünde durdurmayı başarmıştı.

Ücreti uzattı, dönüp koltuklara baktı. Boş bir koltuk göremedi. Zaten bu güzel bahar gününün ona verdiği enerji boş koltuk olsa bile oturmasına izin vermez gibiydi. Arkalarda, kucağında bir erkek çocuğu oturan bir kadının yanı başındaki demire tutundu. Demir biraz sallandı. Herhangi bir fren durumunda yerinden çıkıverecek gibi duruyordu. Demiri, elinde aniden patlayıverecek bir bomba gibi yavaşça bırakarak diğer eline yakın demire tutundu. Bunu yaparken kafasında canlandırdığı film sahnesine ve ağır çekimine güldü. Kafasını iki yana sallayarak bu komik durumu kafasından atmaya çalıştı. O sırada kadının kucağındaki çocuğun kendisini izlediğini fark etti. Aslında biraz gülümsese sevimli olabilecek bu çocuk inatla tüm soğukluğunu koruyordu. Çocuğa gülümsedi. Çocuğun da bir nebze gülümsemesini beklerken çocuğun düz çizgi gibi duran dudaklarında hiçbir kıpırtı olmadı. Bu soğuk bakışlar onun ciddiyetini korumasına tümden engel olmuş içindeki kıkırdamayı anlık olarak artırmıştı.

Minibüsteki ani firenle bakışları ön tarafa kaydı. Birkaç adım önünde liseli iki genç vardı. Bu beklenmedik frenle kısa bir süre ön tarafa bakıp tekrar eski pozisyonlarına döndüler. Konuştukları şeyler dersler, öğretmenler gibi yüzeysel konular olsa da birbirlerine bakışları ve yüzlerindeki sıcak gülümseme sohbetin derinleşmeye hazır olduğunu gösterir gibiydi. Birkaç dakika sonra minibüs yavaşladı ve yolun kenarına yakınlaşıp durdu. En ön koltukta oturan kadın minibüsten inince liseli kız onun yerine oturdu. Genç adam ise hemen yanı başında ayaktaydı. Muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Taa ki minibüs birkaç dakika sonra tekrar durana kadar. Genç adam, ön koltuklardan birinde oturan kadının inmesi için biraz ilerledi. Tam o sırada yeni binen yolcular minibüsün ön tarafına doğru dizildiler. Genç adam sıkışık koridora baka kaldı. Geri gelmeyen genç adamı merak eden kız arkasına dönüp bir süre onu görmeye çalıştı. Göz göze geldiklerinde çaresizce gülümsediler ve genç kız istemeyerek önüne döndü.

Lanet kalabalıklar! Umursamaz insan yığınları! İçlerinde gülümseyen tek tük insanı da kendilerine benzetmek, yüzlerindeki gülümsemeyi söküp atmak, parça pinçik etmek için yapmayacakları şey yoktu.

Bu sırada Nevin’den yaklaşık on beş-yirmi santim kısa bir kadın da Nevin’i sıkıştırmaktaydı. Kadın Nevin’e sırtını dönmüştü. Önünde ona en yakın olan kadınla aralarında yaklaşık üç adımlık bir mesafe olmasına karşın sırtını Nevin’e dayamış, zaten koridorun en sonunda, sadece ayaklarını koyabileceği bir alanda ayakta kalmaya çalışan Nevin’in işini iyice zorlaştırıyordu.

Gerçekten mi? Gerçekten sırtını bir insana dayamış olduğunu hissedemiyor musun? Ya da senden yaklaşık yirmi santim uzun birinin varlığını cidden yok sayabiliyor musun?

Nevin ufak kıpırtılarla varlığını hissettirmeye çalıştı fakat kadının hala umurunda değildi. Hatta sanki kendisi Nevin’i değil de, Nevin kendisini sıkıştırıyormuşçasına bir direniş gösteriyordu. Kendini atabildiği kadar geriye atıyordu. Bu sırada minibüsün ani freniyle Nevin kendini atabildiği kadar kadının üstüne attı. Bu son hamle kadının direnişini sona erdirdi. Yarım adım kadar uzaklaşıp sırtını Nevin’in bedeninden çekti.

Ve kazanaaaann… Nevin!

Nevin’in pozitifliğini sekteye uğratan bu beş dakikalık süreç, Nevin’in zafer gülümsemesiyle sona erdi. “Neyse…”dedi iç sesi. “Yine de güzel bir gün.”

O sırada kendine gülümseyerek bakan bir çift gözle karşılaştı. En arkadaki koltukta, köşede oturan, kendi yaşlarında bir adamdı bu. Belli ki Nevin’le kadın arasındaki ufak itişmeyi ve hatta belki de Nevin’in zafer gülümsemesini fark etmişti. Nevin kendine gülümseyen bu gözleri görünce kısa bir şaşkınlık yaşadı ve sonrasında küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Nevin’in kendisini fark ettiğini gören adam da önce küçük bir mahcubiyet ifadesi takındı ve Nevin’in gülümsemesiyle biraz rahatladı. Kafasıyla küçük bir selam vererek karşıladı bu gülümsemeyi ve elindeki kitaba geri döndü. Nevin de bakışlarıyla rahatsızlık vermemek için camdan dışarıyı izlemeye başladı.

Her ne kadar rahatsız etmek istemese de kaçamak bakışlarını zor zapt ediyordu. Adamda dikkatini çeken bir şey vardı. Dile getiremediği, kendisinin de anlamlandıramadığı bir şey. Aslında siyah saçları, sakallarıyla herhangi bir harikuladeliği olmayan bir adamdı. Gülüşü dışında.

Nevin son zamanlarda insanların dikkatsizliğinden yakınıyordu. Etraflarını görmüyor, kendileriyle ilgili olmayan hiçbir şeyi fark etmiyorlardı. Yürüyüp geçtikleri sokaklardaki top oynayan çocukların mutluluğundan, üstlerinden uçup giden kuşların özgürlüğünden, yuvalarına yiyecek götürmek için sürekli çalışan ve bir de üstüne bu dalgın koca yaratıklar tarafından ezilmemek için kaçışan karıncaların azminden, cesaretinden ve korkularından hiç nasiplenmiyorlardı. Nevin bu insan kalabalıkları içinde uzun zamandır kendini görünmez hissediyordu. İşin tuhafı fark edilmemeyi sevdiğini sanıyordu bunca zaman. Gözlerin üzerinde olması rahatsız ediciydi onun için. Ama tümden yok sayılmak tuhafına gidiyordu artık. Örneğin şu birkaç dakika önce üstüne çıkmaya çalışan kadın varlığını tümden reddediyordu adeta ya da inatla gülümsemesine karşılık vermeyen küçük çocuk yok sayıyordu onu. Tıpkı top oynayan çocuklara, uçup giden kuşlara, yerde dolaşan karıncalara yaptıkları gibi onu da görmezden geliyorlardı. Belki de o kadar umursamıyorlardı ki gerçekten görmüyorlardı. Ama adam onu görmüştü. O kısacık çekişmeyi fark etmiş, buna dikkatini vermiş, fark ettiğine dair bir tepki vermişti. Orada var olduğunu, gerçekten birileri tarafından fark edildiğini gösteren tek şey adamın gülümsemesiydi.

Adamın elindeki kitaba dikkatini verdi Nevin. Adam sayfayı çevirirken kısa bir aralıkta kitabın ön yüzünü görebildi. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sıydı bu. Bir süre sosyal medyanın yoğun ilgisini gören bu kitabı Nevin de henüz bir hafta kadar önce bitirmişti. Adamın yüzüne baktı tekrar. Adam bir gülümsüyor bir kaşlarını çatıyor hatta bazı yerlerde hüzünlü bir ifade takınıyordu. Okuyup geçmiyordu, kitabı yaşıyordu. Nevin’in son zamanlarda içinde bulunduğu insan kalabalıklarındaki ifadesizlik yoktu onda. Bu çok muhteşem bir durum değildi belki ama artık az rastlanıyordu. İnsanlar gecede bir kitap okuyor, bir süre sonra o kitabın içeriği bir yana dursun kitabı okuyup okumadıklarını bile hatırlayamıyorlardı. Kendi ruhsuz benliklerine bir kitabın içinde bile yer bulamıyorlardı.

“Sadece olması gereken” olarak tanımlayabileceği bu durum Nevin’i büyülemişti. Bu adam yağmurdan sonra çıkan salyangozların güzelliğini bile fark edebilirdi.

Bir süre sonra minibüs durdu. Nevin çevresine bakındı ve ineceği yere yaklaştığını fark etti. Çantasını düzeltti. İneceği yeri şoföre söyledi. İzlemekten kendini alamadığı adama son bir kez baktı ve göz göze geldiler. Adama gülümseyerek kafasıyla selam verdi ve adam da gülümsedi. Nevin tekrar fark edilmiş olmanın mutluluğuyla minibüsten indi.

Şeytanla Savaş

“Tamam mısın? Başlatıyorum?” Gözlerini kocaman açmış, onay bekliyordu. “İçecekleri de şöyle koyduk mu… Tamam başlat.”

Heyecanlı filmi başlattılar. “Ne izlesek?” diyerek on kadar filmin fragmanlarını izlemiş, tanıtım yazılarını okumuş, yaklaşık yarım saatin ardından sonunda bir korku filmi seçmişlerdi. Aslında tüm korku filmlerini birbirinin aynısı buluyorlardı, amma velakin durağanlığı sevdikleri için gündelik hayatta mahrum kaldıkları heyecan duygusunu bu şekilde risksiz ve dolaylı yoldan hissetmeyi seviyorlardı.

Sıcacık mısırlarını ve tepsiye konmuş meşrubatlarını ortalarına yerleştirdiler. Evren mısırları yakmadan patlatabildiğine her defasında seviniyordu. Neredeyse bu konuda yetenekli olduğu bile söylenebilirdi. Armağan da bir eliyle Evren’in saçlarıyla oynarken, diğer eliyle mısır yemekte çok iyiydi. Evren’in dalgalı saçlarını hiç rahat bırakası gelmiyordu. Evren halinden memnun gibiydi. Yeni fönlediği saçlarının bozulmasını bile dert etmiyordu, Armağan’ın yüzündeki huzurlu gülümsemeyi görmeye değerdi. Ayrıca hiçbir zaman fön çekmeyi sevmeyen Armağan’la eşitlikleri de bu şekilde sağlanmış oluyordu.

Armağan’ın çok güzel bir kadın olduğu söylenemezdi. Dağınık ve doğal yaşam tarzı çoğu zaman saçlarından ve yaygın güzellik algısının yarattığı görünmeyen ama hissedilebilen baskıya karşın makyaj yapmanın çoğu zaman aklına bile gelmemesinden anlaşılabiliyordu. Evren ise daha düzenli ve özenliydi. Ütülü kıyafetleri, Armağan’ın koklamaya doyamadığı parfümleri, fönlü ve yumuşacık saçlarıyla göz alıcıydı. Aralarındaki göze hitap edicilik farkı ikisi için de çoğu zaman önemsizdi. Birbirlerinin kendi istedikleri gibi olmaları önemliydi onlar için. Rekabetsiz bir beğeni duyabiliyor oluşları aradaki huzura katkı sağlıyordu.

Filmin yarısına gelmeden mısırları bitmişti. Filmin heyecan düzeyi ne kadar yüksekse mısırların bitme süresi de o kadar düşük oluyordu. Mısır tabağını yere koyup birbirlerine yaklaştılar. Evren, Armağan’a sarıldı. Armağan bu sefer de omuzundaki elle oynamaya başladı. Korku sahnelerinde elini gözlerinin önüne tutuyor ve araladığı parmaklarının arasından filmi izlemeye devam ediyordu. Evren bunu gördükçe gülüyor, korkmamasını sağlayacakmış gibi Armağan’ın kolunu sıvazlıyordu. Filmin bir yerinde baş roldeki kadın gittiğinde başına bir iş geleceği çok belli olan karanlık bir kulübeye gidiyordu. Armağan yine parmaklarının arasından izlediği kıza oraya gitmemesini söylüyordu.

“Gitme oraya işte! N’apcaksın? Şeytana okunmuş tokat mı atacaksın?”

Evren bu absürt fikre gülmeden edemedi. “Sen ne yapardın?” dedi Armağan . “Yani Şeytanla nasıl savaşabilirsin ki?”

“Çok ayıp.” derdim dedi Evren gülerek. “Terbiyesizlik bu yaptığınız”.

Birkaç gün önce gecenin karanlığında 5-6 tane köpek peşlerine takılmıştı. Belki de aynı yöne gitmeleri tesadüftü ama Armağan’a göre bu yaptıkları eşkiyalıktı. “Önümüzden de gitmiyorlar, havlayıp saldırmıyorlar da. Ama sırf tedirgin etmek için peşimizden geliyorlar” demişti. Sonra da köpeklere dönüp “Bu yaptığınız çok ayıp. Terbiyesizler!” diye serzenişte bulunmuştu.

Evren gülmesi geçince “Sen ne yapardın” diye sordu. “Sevgilimin İblis olduğunu ve onunla bile yaşayabildiğimi söylerdim” dedi gülerek. “Yeterince gözü korkar herhalde”.

Gece boyunca şeytanla savaşmak için absürt yollar önerdiler. Oy birliğiyle Evren’in geçen gün yaptığı betonsu kekle şeytanı zehirlemenin en iyi yol olduğuna karar verdiler. En azından şeytanın orada olduğunu bile bile o tekinsiz kulübeye girmekten iyiydi.

KADER

Ayaklarının altında duran bu yol, o adım attıkça hem geride kalıyor hem de olduğu gibi duruyordu. Ama alnına vuran bu rüzgar saçlarının arasından esip geçiyor, kim bilir nerelere varıyordu. Estiği her yerden kendine bir şeyler katıyor, geçtiği caddelere de kendinden bir şeyler bırakıyordu. “İlerlemek bunun gerektiriyor anlaşılan” diye düşündü. Bir yol gibi büsbütün ve kocaman olsan da, bir şeyleri geride bırakmayı göze alamadığında ilerlemiş olmazdı. Onun istediği rüzgar olmaktı. Özgürce ilerlemek, durdurulamaz olmak. Elbette bir rüzgarın da son bulduğu bir yer olurdu; ama o zamana kadar, enerjisi tamamen bitene kadar ilerlemekten vazgeçmezdi. Şu anki hayatı gibi olduğu yerde çürümezdi.

Onu tedirgin eden vazgeçmesi gerekenlerdi. Bunun için rüzgarın savurduğu yapraklar kadar değersiz şeylerden vazgeçmesi yeterli olmazdı. Eğer hayallerine koşacaksa mantığını, sorumluluklarını ardında bırakması gerekirdi. Belki birilerini kırması, bir şeyleri tamamen yıkması… Her gün yürüdüğü yollardan koşarak uzaklaşması, ardına bakmaması…

Tüm bunlar elbet yetersizdi. Hiçbir hayal kucağını açmış şekilde cesurlarını beklemezdi. Adım attıkça geride bıraktığı bu yol en azından tanıdık bir şefkat sunuyordu. Saçlarını dağıtarak ilerleyen rüzgarsa burada olduğunu unutmasına izin vermiyordu. Rüzgar olup esecekse bu hırsı taşımalı, her an uyanık olmalıydı.

İçindeki koşma isteği bu düşüncelerle sönüp yok oldu. Attığı her adımla evine, her zamanki yaşantısına dönüyordu. Zihnine kendi elleriyle duvarlar örmesine neden olan iki seçenekli düşüncesi bu akşam birkaç tuğla daha ekletmişti. Kendi yaratacağı çözümleri düşünmektense, tüm hayatı iki seçenekten sadece birine göre yaşayabilecekmiş gibi seçimler yapmaya devam ediyordu. Bir şeyleri gözden kaçırıyor olmasının yarattığı çaresizliğin elini kolunu bağlıyor olduğunu düşünüp derin bir iç çekti. “Kader” dedi sessizce. “Kader!”

KUSURLU BEN

“Nasıl biri?”

“Bilmiyorum. Farklı diyebilirim. O kadar olması gerektiği kadar ki ne denebilir buna bilmiyorum. Kötü değil, kesinlikle olumsuz hiçbir sıfatı yakıştıramam. Ama iyi olduğunu düşündüm sıfatlar da onun yanında bir anlamsız, sönük kalıyor. Çok benziyoruz.” dedi. Kendi kusurlu benliğini düşündü. O kadar inanılmaz bulduğu birini benzettiği benliğine güldü. Benim gibi olan iyidir mantığıyla mı söylemişti? Belki de kendine benzemiyordu. Tekrar kendini düşündü. “Keşke kendimizi bu kadar derinden tanımasaydık.” diye geçirdi içinden.

Birini yeni tanıyorken o kişi kusursuz görünürdü gözüne. Yaptığı yanlışlar kadı kızında bile bulunacak nitelikteymiş gibi. Bu yanlışları görerek sevmeye devam ederdi. Zaman geçtikçe bu kadı kızı yanlışları gözünde büyümeye başlardı. Belki tahammülü gereğinden daha sınırlıydı. Belki de hayatında hiç yokluk çekmemiş bir zengin çocuğunun para harcaması gibi tahammülünü harcıyordu ve bu israfçı tavrın sonuçlarını yaşıyordu. Sonunda, yeterince tanıdığında hiç kimseyi sevemeyeceğine kanaat getirmişken onunla karşılaşmıştı. Sütten ağzı yandığından temkinli davranmakta kararlıydı. İçini ısıtan duyguların bir gün onu bırakıp gitme ihtimalini bir türlü aklından çıkaramıyor, kendini zamanın akışına bırakamıyordu. Hâlbuki ömrünce beklediği şeydi bu. Kendini olmayacak yerlere sürüklemeyecek bir akıntıya bırakmak istiyordu. Artık ince hesaplamalar gerektiren diken üstü ilişkilerden bıkmıştı. Hatta onları hiç sevmemişti. Ömrünce içinden geldiği gibi davranabileceği çünkü güvenebileceği ilişkiler kurmak istemişti. Birkaç arkadaşıyla da başarmıştı aslında. Ama romantik bir ilişkide bunun olamayacağına inanmaya başlamıştı. Onunla bu kalıbı yıkabilirdi. Eğer kendini biraz rahat bırakabilseydi. Kendine de güvenebilseydi…

Başkalarını derinden tanıdıkça soğumaya başlardı. Ama kendisi, başından beri tüm derinlikleriyle onunlaydı. Keşke kendini de bu kadar tanımasaydı. Her insan kusurluydu elbet, bunu kabul ediyordu. Ama insanların bazı yönlerini kendinden başkasına göstermemesi gerektiğini düşünürdü. Kusurlarını başkalarından saklardı, sadece kendi biliyorken kimseye zarar vermezdi bunlar. Ama keşke kendinden de saklayabilseydi.

Bir gün onunda olmazını görecekti. Yeterince vakit geçirirlerse bu kaçınılmazdı. Bu sefer bu olmaza göz yumabilecek miydi? Göz yumması gereken bir olmazı mı vardı ki? Olmazına rağmen değil de olmazıyla birlikte sevebilir miydi birini? İnsanlar nasıl aşıyordu bunu? Bu açıdan hiç değerlendirmiyorlar mıydı? Belki de bunun üzerine konuşmaktan kaçınıyorlar, böylece olmazın varlığını reddediyorlardı. Bunları düşündükçe kendini akışa bırakamayacağını biliyordu, kendini rahat hissedemiyordu. Ama düşünmemek elinde değildi. Ne zaman çok gülse, birazdan ağlayacağını düşünen birinden de bu beklenirdi. Daha gülüşünü bile doyasıya yaşayamayan biri, güvenmeyi nasıl becerebilirdi?

“Bana iyi geliyor” dedi. “Aslında olduğum kişiden memnun olduğumu, en doğrusunun bu olduğunu düşünürdüm. Ama ona güvendikçe değiştiğimi hissediyorum. Olduğum kişiden dahası varmış bende. Kapalı kapılar ardında sakladığım bir ben daha varmış gün ışığını bekleyen. Olmak istediğim kişiyi zaten içimde barındırıyormuşum da onunla yeni tanışmışım gibi hissediyorum. Sadece onu değil, kendimi de daha çok sevmeye başladım.”

Bir gün onun da “olmazını” görecekti. Ama bununla yaşamayı öğrenebileceğini biliyordu. Kendi olmazlarıyla yaşamayı öğrendiği gibi.

Distopya

'The Scream' by Jina Wallwork

The Scream by Jina Wallwork

Bir gün,

Bir şey olur dağlar yırtılır

İnsanlar birbirini görsün, saklanamasınlar gölgesine diye.

Gök yarılır, yutuverir zamanı.

Kısılır kalırız anın utancında.

Bir yüz daha görmeyelim,

Bir kez daha kızarmasın yüzümüz diye

Gözlerimiz görmez, kulaklarımız işitmez oluverir.

Yeryüzü çatlar, parçalanır

İnsanın gamsızlığını görünce.

Yardım dileyen diller yardım çığlıklarını duymaz,

Yardım uzatan eller misliyle bekler olur.

Bir gün,

Bir şey olur

Bütün distopyalar gerçek olur.

Hiçbir şey olmaz oluverir.

3 Saatte Mutluluk

“Çaylar geldi.” Neşeli sesinden bir saniye kadar sonra Fatih elinde iki büyük fincanla salon kapısının solundan göründü. İçerde, kapının solundaki masada, bilgisayarın başında oturan Nergis’in yanındaki sandalyeye yöneldi. “Neler yapıyorsun?”

Nergis, Fatih’in elindeki fincana uzandı. “Sağol hayatım.” dedi ve fincanı masanın üstünde koydu. “Ev ilanlarına bakıyorum. İş yerinin yakınlarında bir yer bulmak kolay olacak sanırım. Malum, şehir merkezine uzak olduğundan kiralar oldukça uygun. Ama, fakat, lakin eski görünüyorlar. Umarım sağlam bir şey bulabilirim.”

Fatih şimdilik aklından uzaklaştırmak istediği gerçekle yeniden karşılaşınca şaşırmadı ama aynı üzüntüyü eksiksiz –hatta belki biraz artmış olarak- hissetti. Küçük bir yutkunmadan sonra “Bugün yoruldun aslında. Çayını içip öyle mi devam etsen?” dedi. Okumaya devam et